YİNE YENİ YENİDEN LİKYA YOLU

Ön Hazırlıksız Ön Hazırlık…

Bir önceki Likya serüveninde yaşadığımız deneyimler sıkıcı olsa da (birçok kişinin yere göğe sığdıramadığı insanlık hikayeleri vb.) doğanın ve Likya yolunun kendine özgü cazibesi bizleri yeniden yola çıkmamızı sağladı. Bu sefer önceki gibi derin ve ince hazırlık yapma ihtiyacı hissetmeden hatta yola çıkmadan bir gün önce yola çıkma kararını alarak yola çıktık. Ancak, uyku tulumlarımızı ilk Likya yolu serüveninden sonra yenilemiştik. Eski tulumlarımız yaklaşık 1,5- 2 kg . ve çantanın neredeyse üçte birini kaplıyorken şimdiki tulumlarımız sadece 820 gr. ağırlığında, max. -8˚C ve 1 lt. pet şişe büyüklüğünde yer kaplayan uyku tulumlarından almıştık. Yine, geçen yolculuğumuzda abartılı şekilde taşıdığımız su ve yiyecek almayalım sözlerini hatırlayarak kuru üzüm, fındıktan oluşan çerez, 2 adet eti yulaflı bisküvi, iki kutu balık konservesi, iki hazır çorba ve alsak mı? almasak mı? deyip deyip dağcılıktan kalma alışkanlıkla bırakamadığımız tranche ile yola çıktık. Dikkat edilirse yanımıza aldığımız yiyeceklerin tamamı herhangi bir yerden kolaylıkla temin edilebilecek türden oysa geçen sefer mobil mutfak gibiydik.

Yine Yeniden Yola Çıkma Zamanı

İlk yolculuğumuz da Ramazan bayramı zamanındaydı şimdikide. Kalkan-Kaş istikametine gidecek otobüs aramaya başlıyoruz. Ancak, o tarihte böyle bir otobüs yok. Biz de Fethiye’ye otobüsle gidip oradan Kalkan’a nasıl olsa bir araç buluruz diye düşünüyoruz. Zira bir önceki sene, Kalkan’dan Antalya’ya geçtiğimiz aracın Fethiye’den gelmekte olduğunu öğrenmiştik.

17 Eylül 2009 Perşembe günü aksam saat 21.00 otobüsü ile Bursa otogarından Fethiye’ye hareket ettik. İzmir üzeri değil de Afyon üzerinden (diğer deyişle yayla yolu) gidecek aracımız. Ramazan bayramı dolayısıyla tüm biletler önceden tükenmiş. Bizde bu tarihe bilet bulabildik. Aslında iyi de olduğunu söyleyebiliriz, yolculuğumuza iki gün daha kattık böylece. Yolda bir yandan geçmiş seneyi yadediyoruz diğer yandan nereden yürümeye başlasak diye düşünüyoruz. Yaklaşık 11,5 saatlik yolculuktan sonra sabahın ilk ışıkları ile birlikte dağların ve menderes nehrinin güzel manzaraları arasından Fethiye /Kemer’e inmeye başlıyoruz. Saat 08.30 civarı otobüsten iniyoruz.

Likya yolu serüvenimiz kaldığı yerden devam ediyor…

Bir önceki sene Fethiye’den Kalkan’a kadar olan bölümü yürümüş idik. Bu nedenle yürüyüşümüze Kalkan/Akbel’den başlama niyetindeyiz. Ancak, Kalkan’dan Patara’ya inen ve sonra tekrar geri dönen bir rota daha bulunmakta. Biz önceki sene burayı pas geçmeyi düşünmüştük. Zira Patara’yı daha önce başka vesilelerle görmüştük. Ancak, bir yandan da yolun rotasına bağlı kalmak gibi bir isteğimiz ve kararsızlığımız bulunmakta. Bizde tam olarak ne yapacağımızı kestiremedik ama en güzeli de bu aslında.

Kemer, Fethiye Kalkan yolu üzerinde bir kasaba. Fethiye’ye yaklaşık 20- 30 km . Biz de zamandan kazanmaz adına yol üstünde inerek buradan Kalkana gidecek bir araç aramaya karar veriyoruz. İndiğimiz noktada bulunan benzinlikte araç soruyoruz. Yaklaşık yarım saatte bir araç olduğunu söylüyorlar ve beklemeye başlıyoruz.

Yarım saat sonra dolmuş/otobüs geliyor. Güney doğuya doğru yol almaya başlıyoruz. Bir önceki sene geçmiş olduğumuz Baba dağın arka sırtını seyrederek yol alıyoruz. Daha sonra yine bir önceki senenin en güzel tarihi mekanlarından biri olan Xantos antik kentinin bulunduğu Kınık Kasabasına giriyor otobüsümüz. Burada 15 dk. mola ve yolcu alımından sonra tekrar hareket ediyor. Ardından Kumova’ya giriyor. Nihayet Patara kumsalının doğu girişinden karşısında bulunan Eski Kalkan yoluna giriyoruz. 20-30 dakika sonra Kalkana’a 10 dakika mesafede bulunan Akbel’e varıyoruz. Bir önceki sene yürüyüşümüzü bitirerek otobüse bindiğimiz yerde otobüsten iniyoruz. Fethiye/Kemer – Akbel/Kalkan arası yaklaşık 1,5 saat sürüyor…

Her zaman olduğu gibi en iyi bilgi yerel halktadır diye düşünüyoruz. İndiğimiz noktada aynı zamanda çay bahçesi olan küçük bir büfe gözümüze ilişiyor.  Büfenin yanında bulunan insanlara selam verip sohbete koyuluyoruz: Bir yandan çaylarımızı içip bacaklarımızı dinlendiriyoruz, bir yandan da bölge hakkında bilgi alıyoruz.

Yolda rotadan şaşmamaya ve bu nedenle Patara parkurunu da yürümeye karar vermiştik. Bu da Akbelden Patara’ya gidip geri dönmek anlamına geliyor.

Bu durumda sırtımızdaki yükü bedavaya taşımak istemiyoruz. Çayları içtiğimiz büfenin sahibinden rica ediyoruz ve çantaları oraya bırakıyoruz ve batonlarımızı alarak ilk etaba giriyoruz.

Yolumuz otobüsten indiğimiz yerin hemen yakınında bulunan Caminin yanında başlıyor. Niyetimiz hızlıca öğleden önce Patara’ya inip oradan bulacağımız herhangi bir vasıta ile Akbel’e dönmek ve sonrasında hızlıca güney batıya/esas yönümüze yürüyüşe geçerek akşama Bezirgan yaylasına varmak.

İnsanın yüksüz yürümesi ayrı bir zevk… Geçen yıl yükler yüzünden yürüyüşümüzü erken bitirmiştik. Gerçi bunlardan akıllanarak yükümüzü neredeyse yarı yarıya azalttık diyeceğim ama yine de en az 20 kg lık çantalarımız var.

Caminin yanından bir süre yürüdükten sonra batı istikametine doğru toprak yola ulaşıyoruz.

İşaretler gayet belirgin. Yolumuz bir süre sonra Fehtiye’den gelen yeni yola ulaşıyor.

Buradan karşıya geçerek zeytinliğin içerisine giriyor. Yola arkanızı döndüğünüzde sağa doğru ilerleyen patikayı bulmakta zorlanıyoruz önce. Bir süre aradıktan sonra işaretleri buluyoruz.

Buradan sonra yaklaşık 45 dakikalık yürüyüşle Delikkemer’e ulaşıyoruz.

(Buraya kadar yol Patara’dan Kalkan’a gelen yeni yola paralel olarak devam ediyor)

Delikkemer bizi hayretler içerisinde bırakıyor.

İnsanlar yüzlerce yıl önce Akbel ve hatta Üzümlü tarafından Patara’ya su getirmek için bu kemeri yapmışlar. Yaklaşık 1 metreye 1 metre büyüklüğünde taşın içerisinde çapı 20 cm olan delik delmişler.

Üstelik taşın bir yüzünü erkek diğerin dişi olacak şekilde ayarlayarak taşları birbirine geçirmişler.  Muhtemelen temizlik veya hava alması için arada taşları üstten de delmeyi ihmal etmemişler… Günümüz teknolojisi ile sözde modern şehirlerde bulunan alt yapı seçenekleri karşılaştırınca insanlığımızdan utanıyoruz… Bir de tabii zeytinliğine ulaşmak için vatandaşın bu kemeri yıkarak yol açmış olması bu utancımızı pekiştiriyor. ,

Biraz fotoğraf çekip FIRNAZ koyunu uzaktan seyrettikten sonra yola devam ediyoruz. Kemeri boydan boya batı istikametine geçerek yürümeye devam ediyoruz. Hemen ileride önümüze Likya yolu tabelası çıkıyor.

Biri toprak yolu takip ederek ve muhtemelen denizi seyrederek Patara’ya ulaşan yol. Diğeri orijinal su kemerini takip ederek Patara’ya ulaşan yol. Biz ikincisini tercih ediyoruz. Önümüzde bulunan toprak yolu karşıya geçip, Cate’in kitabında yazan (Bu yolculuğu yapmayı düşünüyorsanız İngilizce yazılmış bu kitabı mutlaka edinmelisiniz. Çünkü, en doğru ve güvenilir bilgiler bu kitapta var) metal su borularını buluyoruz.  Sağ tarafımızda ova ve Kalkan’a giden ana yol bulunmakta.

Bir süre sonra yolumuz zeytinlik/orman içerisine giriyor. Yaklaşık 1 km yürüdükten sonra bir gözetleme kulesi kalıntısına rastlıyoruz.

Buradan biraz daha yürüdükten sonra önümüze bir ÇEŞME çıkıyor.  doldurup, çeşmenin yanında bulunan üzümlerden ve böğürtlenlerden atıştırıyoruz. Böylece bu yürüyüşümüzün ilk üzümünü de yemiş oluyoruz.

Yolumuz bundan sonra toprak orman yolları ve tarlaların aralarından geçiyor. Bir süre sonra tekrar zeytinliklerin içerisine giriyor. Derken tekrar orman yolu ve uzaktan Patara kumsalı ve onun doğu yakasında bulunan köylere ait evler görünmeye başlıyor.

Saat 13.30 gibi Patara antik kentinin girişine iniyoruz. Toplamda 3 saat gibi bir sürede buraya gelmiş bulunmaktayız.

Hızlı bir şekilde Hadrian kapısından

geçerek antik şehrin ve tiyatronun bulunduğu alana yöneliyoruz.

Ne kadar hızlı davranmak istesek de saati 15.00 ediyoruz. Dönmek için seçenek aramaya başlıyoruz. Antik kendin 300-400 mt yanından/içinden Patara kumsalına giden asfalt yoldan dolmuş geçtiğini görüyoruz. Koşarak ona yetişmeyi denesek de nafile…. Otostop sayesinde bindiğimiz bir kamyonet ile Kalkan yoluna kadar gitmeyi başarıyoruz. Az önce kaçırdığımız Akbel minübüsü de burada mola vermiş bizi bekliyor.

Minübüsle yaklaşık 20 dk da Akbel’e ulaşıyoruz. Saat 15.30 olmuş durumda. Şimdilik işler planladığımız gibi gitmekte. Hem acıkan karnımızı doyurmak hem de büfeciye borçlu kalmamak için kendimize birer tost söylüyoruz. Büfecinin maceralarını dinleyerek tostları ve çayları bitiriyoruz.

Yolumuz buradan Kalkan’ın içerisine doğru asfalttan devam etmekte. Asfalttan yürümek hiç de anlamlı gelmiyor bize. Asfalttan sonra ise oldukça dik bir eğimle Kalkan’ın yaslanmış bulunduğu sırtı tırmanarak Bezirgan yaylasına çıkmamız gerekmekte.

Büfeci “sizinki akıl işi değil, birazdan Elmalı’ya giden minübüsler geçer onunla Bezirgana gidin” diye bize seçenek sunuyor. Asfaltı yürümemek için minübüse binmemiz gerekiyor, diğer yandan ilk gün için henüz biraz ham olan bizlerin sırt çantaları ile o kadar dike vurmasının iyi olmayacağı düşüncesi ile Bezirgan’a minübüsle çıkmaya karar veriyoruz.

Minübüs tam da düşündüğümüz gibi bizi işaretlerin bulunduğu yere kadar getiriyor. İşaretler bir süre sonra dike vuruyor. Biz ise güneydoğu istikametine doğru yükselmeye başlıyoruz. Saat 16.00 yolumuz Kaputaş sahilini oluşturan kanyonun içerisinde geçiyor. Daha sonra bir sonraki etap olan Sarıbelen girişinden dike vurarak Bezirgan yaylasına doğru tırmanıyor. Nihayet 16.30 gibi Bezirgana varıyoruz.

Minübüs bizi oldukça bir dik tırmanıştan kurtarmakla kalmıyor, aynı zamanda bir sonraki gün yürüyeceğimiz rotayı da bize gösteriyor. En az Kalkandan yapılan dik çıkış kadar bir dik çıkış, üstelik asfalt ve onun kestirme yapan aralardan devam eden sevimsiz bir yol yürüyeceğimizi görüyoruz. Ardından aynı nitelikte bir yolu Bezirgan’a iniş olarak uygulamanız gerekmekte (veya geliş yönüne göre tam tersini… ama her halükarda sevimsiz ve gereksiz bir parkur, zaten kitaplarda da arayı araçla geçmek öneriliyordu).

Caminin kenarına çantaları bırakarak köylü ile sohbete koyuluyoruz.

Kitaplarda anlatılan ambarları soruyoruz. Bize tarif ediyorlar. Zaten caminin karşısında Kalkan’a ve Sarıbelen’e gidişi gösteren tabelalar bulunmakta. Ambarlar da Kalkan yolu üzerinde imiş…

Kalkan yönüne girerek çizgileri takip etmeye başlıyoruz. Yolumuz köyün evlerinin arasında batı istikametine doğru devam ediyor. Yaklaşık 800-1000 mt yürüdükten sonra ambarların yanına ulaşıyoruz. Ambarların yaklaşık 150-200 yıllık olduğu köylülerce söyleniyor ama doğruluğu nedir bilemiyoruz tabii.

Ambarların hemen yanında kitaplarda ismi geçen YUSUF AMCA’nın evi bulunmakta. Kendi verandada akşam sefası yapmakta. Biraz onunla sohbet edip memleket kurtardıktan sonra tekrar köyün içine dönüşe geçiyoruz.

BEZİRGAN tüm Likya yolu içerisinde bizim tanıştığımız en samimi en candan insanların bulunduğu köy oluyor bizim için. Ramazan ayı olması nedeni ile köyün camisinin bahçesinde akşam yemeği verilecekmiş. Bizi gören her köylü selam verip hoş geldin dedikten sonra yemeğe davet ediyor.

Caminin yaklaşık 100 mt ilerisinde, ambarlara giden yolun üstünde bulunan büyük çınarın altına çadırımızı kuruyoruz.

Köylüler bizi yemeğe çağırmaya devam edince daha fazla dayanamıyoruz.

Yemekte, Milli Eğitimden emekli memur abimiz (ismini hatırlayamadık, kusurumuza bakmasın) bize eşlik ediyor. Oldukça samimi ve sıcak insanlar. Üstelik bugüne kadar gördüklerimizin tersine hiçbir ticari düşünce ve kaygıları da yok. Yemekten sonra  çadıra gitmek istesek de abi  bizi bırakmıyor. Zira biz farkında olmadan evine telefon edip çayı hazırlatmış bile. İyice ezilerek çay davetini de kabul ediyoruz.

Saat 22.00 gibi çadırımıza gidiyoruz. Caminin yanında TUVALET ve SU var. Ayrıca köyde BAKKAL ve KAHVEHANE de bulunmakta. Yani her türlü ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz bir yer burası. Dediğim gibi insanların samimiyeti ise ayrı bir güzellik.

Yaptığımız sohbet neticesinde, bizi Kalkandan getiren minübüslerin sabah da geri gittiklerini öğreniyoruz. İlk minübüs saat 08.00 civarı geçiyormuş. Biz de bu araçla Sarıbelen yol ayrımına kadar gitme düşüncesindeyiz. Zira yukarıda da yazdığımız gibi o yolu gitmenin hiçbir anlamı ve keyfi yok.

Sabah 08.00 gibi caminin yanında bulunan Kalkan yolu üzerinde hazırız. Minübüsü beklerken, köyden Kalkan’a çalışmaya gidenleri taşıyan ve kendi de Kalkan da çalışan bir taksi denk geliyor. Onunla Sarıbelen yol ayrımına kadar gidiyoruz. Taksici ve köyden giden iki kişi ile köyde yaşayan insanlar arasındaki farkı da o kısacık yol süresi içerisinde fark ediyoruz tabii ki..

Sarıbelen yol ayrımında bulunan ÇEŞMEDEN SU içiyoruz. Asfalt yoldan köyün içine doğru ilerliyoruz.  

Köyün girişinde solda bulunan mezarlığın yanında işaretleri buluyoruz ve tırmanmaya başlıyoruz.

Yolumuz köyün üstüne doğru devam ediyor. Evlerin arasından geçerek toprak yola bağlanıyoruz. Bir süre bu yoldan sola doğru yürüdükten sonra yolun sağından çalılık ve ormanlık alana giriyoruz.

Bundan sonra yolumuz genelde bu tarz patikalardan devam ediyor. Yol üzerinde bulunan üzümler bizim hem kahvaltımız hem de su ihtiyacımızı karşılayamaya devam ediyor.

Yaklaşık 1 saatlik yürüyüşten sonra Sarıbelen’i doğudan gören toprak yola çıkıyoruz. Ayrıca, araçla indiğimiz Bezirgan yolu da görünmekte.

Bu yolu  ve işaretleri takip ederek Kalkan’ın tepesini gören sırtın karşısından güney doğuya doğru yol alıyoruz.. Bir süre sonra Kalkan’ı, bir önceki gün gittiğimiz Delikkemer’i adaları  gören bir sırtın üstüne varıyoruz.

Manzara gerçekten çok güzel.

Yürümekte olduğumuz yer de bir traktör yolu. Yaklaşık 50-60 dk. daha yürüdükten sonra Kalkan tarafı gerimizde kalıyor. Artık yönümüz doğu ve Kaş istikameti…

60-80 dakika sonra dik bir tepenin üstünden YAYLALI HÜSEYİN in denilen bölgeyi görmeye başlıyoruz.

Burası sanki kurumuş bir göl yatağı gibi. Tıpkı Bezirgan yaylasına benziyor ama daha küçüğü. Çanağın ortasında dümdüz bir alan. Uzaktan otlamakta olan hayvanlar görünmekte.

20 dakika sonra yaylada bulunan tek eve ulaşıyoruz. Burada bulunan teyze bize çay demlemeyi teklif etse de biz bir an önce yol alma telaşındayız. Teşekkür ederek, evin avlusundan geçen işaretleri bularak yolumuza devam ediyoruz. Yol mu avlunun içinden geçiyor yoksa avlu mu yolu içine almış diye de düşünmeden edemiyoruz.

Bir sonraki durağımız Gökçeören köyü. Yolumuzun üzerinde de bu yaylaya benzer yaylalar bulunmakta. Bir yandan yayla manzaraları, bir yandan uzaktan Kaş tarafının koyları görünmekte.

Gökçeören’e yaklaşık 1 saatlik mesafede bir antik kent bulunmakta. Ancak otlar ve çalılar tüm eserlerin üzerini kapatmış durumda. Oldukça ıssız bir yerde bulunduğundan araçla ulaşmak da mümkün değil. Yolumuza devam ediyoruz. Yol üstünde bulunan antik kaya öbekleri dikkatimizi çekiyor. Bunların bu hale gelebilmesi için en bilinen sebepler ya rahipler veya benzer düşüncede olanlar tarafından yok edilmek üzere yıkılmışlardır ya da daha yakın zamandaki defineciler tarafından dinamitle lahitleri patlatmışlar diye yorum yapıyoruz.

Bu konuda araştırma yapıldığında biz Anadolu topraklarına gelmeden çok önce bugünkü tarihi nitelikteki eserlerin çoğunun dini ve siyasi nedenlerle bilinçli olarak yok edildiğini göreceksiniz. Sanıldığının aksine son yüzyılda çok azı sadece define amacıyla parçalandığını hayretle okuyacaksınız.

Saat 15.00 gibi, Gökçeören’i yukarıdan gören tepenin üstüne varıyoruz.

Köyün girişindeki sarnıçlar dikkatimizi çekiyor. Köyün içine doğru yürümeye başlıyoruz. Bizi gören  15-17 yaşlarında bir genç kız yola atlıyor, Hello!! otel diye sesleniyor. Ne de olsa Türk olamayız. Biz teşekkür ediyoruz. KALACAK ODALARININ, açık büfe!! yemeklerinin olduğunu söylüyor. Biz tekrar teşekkür ederek yola devam ediyoruz.  Açık büfe kavramı buralara kadar gelmiş diyoruz ve şaşırıyoruz. Bunun üzerine belki bizden sonra bu yolculuğa çıkmak isteyenler açık büfe servisinden faydalanmak isteyebilir diye telefon numarası (Metin 0.5322603689-0.242.28391122) alıyoruz. Bir dört yol ağzına varıyoruz. Burada mezarlık bulunmakta ve MEZARLIĞIN YANINDA BİR ÇEŞME. (Mezarlığın içinde de çeşme var)

Hem yeni başlayan yağmurdan kurtulmak hem de bir yemek molası vermek için duruyoruz. Birazdan bastıran yağmur bunun iyi bir fikir olduğunu teyit ediyor. Yağmur eşliğinden yemeğimizi yiyoruz. Derken hava açıyor ve köylüler geliyor mezarlığa. Bayram arefesi olması nedeni ile mezarlıkta bakım yapıyorlar. Bir kısmı bize selam verse de pek bizi sallayan olmuyor. Yalnızca bir küçük çoçuk.. bizimle konuşuyor. Orhan bayram nedeni ile yanında taşıdığı şekerlerden ikram ediyor. … Yanımızda bulunan yolun Sarıbelen’e gittiğini, taşımalı sistemle Sarıbelen’de bulunan okulda okuduğunu, arabayla 5 dakikada Sarıbelen’e gittiklerini bize anlatıyor. Yani bizim sabahtan beri yürüdüğümüz yol buradan, kestirme yoldan araçla 5 dakika imiş J

Bir ara yanımıza köyün eski imamı geliyor. Ondan yol ve köy hakkında biraz bilgi alıyoruz. Kara yolu ile Hacıoğlan köyüne gidebileceğimizi, tabelaları takip edersek de aynı istikamete gideceğimizi bize söylüyor.

Arkadaşım Orhan hem köyü görüp fotoğraf çekmeye hem de ekmek bulmaya gidiyor. KÖYDE BAKKAL OLMADIĞINI öğreniyor. Günde bir kere Kalkan’dan ekmek servisi yapılıyormuş köyde de hemen hemen herkes kendi ekmeğini yapmak yerine ekmekçi bu kişiden ekmeğini temin ediyormuş. Ancak, her zaman olduğu gibi köylü elindeki ekmeği vermekten çekinmemiş. Hatta yanına elma ve üzüm de koymuşlar ve Bezirgan’da olduğu gibi parayı kabul etmemişler. Orhan’ı yol üzerinde gören köylüler birbirine ikram ettiği sıcak lokmalardan da vermişler. Kısacası, kısmetliymişiz. Yiyeceğimiz vardı ama insan sıcak lokmaları görünce dayanamıyor işte. İlk Likya yolu anılarından sonra buralarda her şeyin sadece para olmadığını görmek bizi mutlu etti açıkçası. Şu ana kadar en insanlıklı ve hoşgörülü yer öncelikle BEZİRGAN sonrasında da GÖKÇEÖREN diyebiliriz.

Orhan geri döndüğünde saat 16.30 olmuş durumda. O fotoğraf turu yaparken ben de görevimi yapıp elimdeki kitaplardan gideceğimiz yerin nasıl bir yol olduğunu anlamaya çalışıyorum.

Mezarlığın köşesinde  kuzeye doğru HACIOĞLAN DERESİ ni gösteren tabela bulunmakta.

Elimizdeki haritalara göre uzunca bir süre asfalt yoldan yürümemiz gerekiyor. Bu da bize biraz sevimsiz geliyor. Diğer seçenek otostopla HACIOĞLAN a varmak. Ancak benim haritadan gördüğüm kadar ile ikisi aynı yer değil gibi ?? diğer yandan rotadan da ayrılmak istemiyoruz. Sonuç olarak asfalta aldırış etmeden yürümeye karar veriyoruz.

Bir yandan yürürken diğer yandan karşıdan çakan şimşekleri seyrediyoruz. Doğrudan yağmurun içine gidiyoruz … Ancak düşündüğümüz gibi olmuyor. Yaz yağmuru çabuk geçiyor ve hava tekrar aralanıyor. Aslında yola çıkmadan önceki en büyük kaygımız havanın yağışlı olacağı ve yürüyüşümüzün çok da randımanlı geçmeyeceğine ilişkindi. Yola çıkmadan önce baktığımız hava durumu raporlarının tamamı sağanak yağış veriyordu. Şansımızı zorlayarak çıktığımız bu yolculukta hemen hemen hiç yoğun sağanak yağışa yakalanmamakta ayrıca büyük şanstı.

Yolumuz köyün içinden gelen dereyi takip ediyor. Otomobilin dahi gidebileceği bir toprak yol. Yaklaşık 50 dakika daha yürüdükten sonra bir ÇEŞMENİN yanına varıyoruz.

Oldukça yorulmuş durumdayız. Hedefimiz SUSUZ yaylası. İmamın dediğine göre orada su da varmış. !!!

Biraz su içip dinleniyoruz. Bulunduğumuz yerde BİRKAÇ TANE DE EV var. Derin bir vadinin içinde yürümekteyiz. Hava da tekrar kapatmaya başlıyor. Yaklaşık 1 saat daha aynı toprak yoldan yürüyoruz. Yolumuz dereye aşağı doğru gidiyor. Ama bu inişe sevinemiyoruz. Zira yol kuzeye doğru ve iniş gidiyor ama asıl rota güneyde kaldı ve güneyimizde koca bir duvar şeklinde dağ var ve muhtemelen biz bu dağı geçmez zorunda kalacağız….

Vadinin içinden toprak yoldan yürümeye devam ediyoruz. Sağımızda dere akmaya devam ediyor. Sol tarafta bir çeşme hortumu görüyoruz. Bir su kaynağından su almışlar. Bu kaynaktan da su içiyoruz. Yaklaşık 500 mt. daha yürüyünce bir düzlük ve burada eski bir ev görüyoruz. Eve doğru yöneliyoruz. Tekrar başlayan yağmur ve yorgunluğumuz mola verme zamanı geldiğini bize söylüyor. Üstelik içme suyunun ve bolca asma üzümünün bulunması da ayrı bir güzellik.

Evin çatısının altına çadırımızı kuruyoruz. Biraz üzüm yiyoruz. Titiz arkadaşım Orhan suyu bulmuşken duş almadan yapamıyor. Kaynağa geri yürüyüp bir güzel yıkanıyoruz. Derin bir vadinin içindeyiz. Yukarılardan uzaklardan ezan sezleri geliyor. Biraz daha çevrede dolaşıyorum. Burada beni şaşırtan bir şey buluyorum: Antep fıstığı ağacı. Üstelik üstü fıstık dolu. Henüz tam olgunlaşmamışlar ama yine de bolca taze fıstık yiyorum.

Yediğimiz üzümler de karnımızı doyurdu gibi. Ama biz yine de Sarıbelen’deki kadınların verdiği lokmaları da yemekten kendimizi alamıyoruz. Çayımızı da içtikten sonra güzel bir uyku çekiyoruz. Sığınmış olduğumuz saçak altı bizi gece yağan yağmurdan koruyor.

Sabahın ilk ışıkları ile yola koyuluyoruz. Bu yolculuğumuzda yemek işi için hiç zaman harcamıyoruz desek yeridir. Şu üzüm kadar büyük nimet yok. Hem su hem şeker…

Evden 500-700 mt. daha aşağı yürüyünce Likya yolu tabelası ile karşılaşıyoruz.

O an, rotadan ayrılmamakla ne iyi ettiğimizi anlıyoruz. Zira bulunduğumuz yer HACIOĞLAN DERESİ, oysa otostop yapsaydık gideceğimiz yer HACIOĞLAN KÖYÜ olacaktı ki orası da oldukça tepede kalmakta.

Köye sırtımızı dönerek, sağa içeriye, güneydoğu istikametine doğru işaretleri takip etmeye başlıyoruz. Bu rotayı kullanacak arkadaşlar tam burada çok dikkat etsinler buradaki arazinin içi çok taşlık olduğu için izleri takip etmek oldukça zor bu yüzden dikkatli bir şekilde, gündüz gözüyle yürümenizi ve eğer iz kaybolduğunda da en son ki ize kadar geri dönmenizi tavsiye ederiz. Çünkü, iz buralardadır deyip işaretleri aramak bize her seferinde daha çok zaman kaybettirdiği gibi psikolojimizin de bozulmasına sebep oldu. O yüzden tecrübe ile sabittir siz siz olun ve her zaman bir önceki işarete dönün ve oradan tekrar iz arayın.

Bir önceki gün düşündüklerimiz gerçek oluyor, inişin çıkışı başlıyor. Hatırı sayılır bir dik sırtı tırmanmaya başlıyoruz. Yükseldikçe geceyi geçirdiğimiz vadiyi kuşbakışı seyretme imkanı buluyoruz.

Burada bizi hayrete düşüren ise dağın bu kadar dikinde ve yükseğinde bu dike inat derinlikte açılmış sarnıçlar oldu. Bu sarnıçlar hala iş görecek kadar sağlam. Yaklaşık 1,5 saatlik dik tırmanıştan sonra bir düzlüğe varıyoruz. Dağın başında ıssız bir yerde eskiden kullanılan tarla alanları. Burada bir süre işaretleri kaybediyoruz. Çünkü insan psikolojisi hep doğru hat şeklinde hareket eder oysa yol tam bu noktada sağ tarafa yani orman içine doğru dönmesine rağmen insan önündeki düzlükte yol almak istiyor. Bizi yanıltan diğer unsurda ileriye doğru devam eden belirgin patika izi oldu. Bu patikayı takip etmeyin. Düzlüğün ortalarına yakın kısımdan geldiğiniz yöne sırtınızı dönerseniz ve tarlaları en sağdan takip ederseniz işaretleri bulursunuz. Yolumuz tarlalardan sonra yine çalılık alana giriyor. Ama artık önümüzde işaretlerimiz var…

30-45 dakikalık bir yürüyüşle Susuz denilen yere geliyoruz. Burada bir tane terk edilmiş ev ve ahır var. Burayı geçtikten hemen sonra büyükçe su havuzu yanında asmaları ve bizim gibi mevsiminde gitmişseniz bolca üzüm bulacağınız bir düzlük dolayısıyla ideal kamp yerini göreceksiniz. Biraz daha ilerleyince bir ev daha var.  Gökçeören’de konuştuğumuz imam burada bolca suyun olduğunu söylemişti.  Cate in kitabında da suyun olduğu yazıyordu.  Burada büyükçe bir çınar ve çınarın altında yüksekçe bir sedir yapılmış. SU VAR ANCAK DAMLA ŞEKLİNDE AKIYOR VE İÇİLEBİLECEK DURUMDA DEĞİL.

Biz Çınar altına vardığımızda, ters yönden gelen 4 yürüyüşçü ile karşılaşıyoruz. Biraz laflıyoruz. Suyu bulamadığımıza üzülüyoruz. Ama diğer arkadaşlardan öğrendiğimiz kadarı ile diğer yerleşim yerine /Çukurbağ’a kadar durumu idare edebiliriz gibi görünüyor.

Tekrar yola koyuluyoruz. Bundan sonraki durağımız Phellos antik kenti. Zaman zaman çalıların arasından, zaman zaman toprak yollardan devam eden yolumuz, kocaman bir çanağın sağ sırtından yürümeye benziyor. Bu nedenle ağaçlardan boşluk bulunan zamanlarda/yerlerde oldukça uzak yerleri seyretme fırsatı yakalıyoruz.

Susuz”dan yaklaşık 2 saatlik bir yürüme sonrası Phellos’u gösteren Likya yolu tabelalarına ulaşıyoruz.

Bu noktada da güzel bir düzlük var ama su kaynağı yok. İzlerden gördüğümüz kadarıyla birçok kişi bu bölgeyi kamp için tercih etmiş. 30 dakika sonra da antik kente ulaşıyoruz. Burası oldukça yüksek bir tepenin üzerine kurulu bir antik kent. Altta Çukurbağ köyü, devamından onun ovası ve uzaklarda Antiphellos yani KAŞ’ın adaları görünmekte…

Çevreyi seyredip biraz fotoğraf çekiyoruz. Her zaman olduğu gibi o zamanın koşullarında böyle bir kayalık alanın üzerine yapılmış yapılar, sarnıçlar, lahitler bizi büyülüyor. Burası kayalık bir alan ama kayalar oyularak lahitler yapılmış.

Kısacası anlatılmaz bir etkileyiciliği olan bir yer. Burada yol boyunca da kısmı devam eden sağanak daha da şiddetleniyor belki de yolculuğumuz boyunca en şiddetli yağmuru tam bu noktada ve lahitlerin içine sığınarak geçiriyoruz. Lahitlerin dışı kadar içi de bizleri büyülüyor. Burası bu noktadan ibaret değil lahitlerin olduğu bu noktadan ayrıldıktan sonra yol sizi aşağıya doğru götürse de ara sapaklardan sola doğru gittiğinizde sizi tekrar hayrete düşürecek bir alana çıkacaksınız düzleştirilmiş bir kayalık alan ve bu kayalıktaki derin sarnıçlar görülmeye değer.

Phellos’tan sonra dik bir iniş bizi bekliyor.

Çukurbağ  Köyüne doğru inişe geçiyoruz. Yaklaşık 45 dakika sonra köyün girişine geliyoruz.  KÖYE ULAŞTIĞIMIZ NOKTADA ÇEŞME VAR. Burada suları dolduruyoruz. Köyde CAFE VE BENZERİ MEKANLAR VAR. Bir çay içsek mi diye düşünerek yürümeye devam ediyoruz. Çevrede restore edilmiş taş evler gözümüze ilişiyor. Bu köy dışarıdan gelenler (yabancılar) tarafından rağbet gören bir yere benziyor. Arada karşılaştığımız köylüler bizimle ilgilenmiyorlar, bir kısmı selam veriyor o kadar. Yürüyerek ana yola kadar ulaşıyoruz.

Susuzda karşılaştığımız yürüyüşçü arkadaşlar, bundan sonrasını yürümememizi, gereksiz bir yol olduğunu anlatmışlardı bize. Üstelik yolun asfalt yola paralel gittiğini söylemişlerdi. Biz de acaba araba ile gitsek mi diye düşünmeye başladık. Zira oldukça uzun bir yol gelmiş durumdayız.

Bugün bayramın 1. günü. Yol üstünde, Gökçeören’den buraya bayramlaşmaya gelmiş olan çocuklarla karşılaşıyoruz. Kaş’a giden araçları soruyoruz. Bir süre sonra beklediğimiz minübüs geliyor. Yaklaşık günde 3-4 kez araç karşılıklı olarak Kaş’a gidip geliyormuş.

Şoföre yolu soruyoruz. Ancak araç yolu ile yürüyüş yolunun pek de paralel olmadığını hissediyoruz. Şansımızı yürümekten yana kullanıyoruz. Zira benim daha önce yapmış olduğum araştırmalara göre, Kaş’ı yükseklerden seyreden bir yerlere ulaşmamız gerekiyor. Arkadaşım Orhan’ı da yorgun olmasına rağmen bu manzaraya değer diyerek ikna ediyorum.

Az önce inmiş olduğumuz Phellos’un bulunduğu tepe arkamızda kalarak yükseklerden seyrettiğimiz ovada yürümeye başlıyoruz. Yolumuz tarlaların arasında geçiyor. Bir ara işaretleri kaybetsek de bahçeleri çevreleyen taşların üzerinde buluyor ve yola devam ediyoruz. Buralarda tabelasında SANAT GALERİSİ olduğu yazan yerler de var. Buraları geçtikten sonra yol bir müddet taş zeminli geniş bir yoldan devam ediyor. İşaretleri dikkatli takip edin yol tam bir tarlanın duvarının hemen yanından sola doğru dönüyor ve buradan devam ediyor. Daha sonra önünüzde kocaman bir düzlükle karşılaşıyorsunuz.

Arazinin toprak rengi kırmızı sanki özel boya atılmış gibi ve zemin özel tesfiye edilmişçesine düz. 1,5 saat sonra tahmin ettiğimiz tepeye varıyoruz. Burada birkaç sarnıç bulunmakta. Kaşı ve adaları seyretmek için mükemmel bir yer. Kaş ve Meis adasını kuşbakışı izleyebileceğiniz en güzel nokta.

Yağmur yine yüzünü gösteriyor. Tepemizdeki bulutlar bizi biraz ıslatsa da yaratmış olduğu ışık oyunları bu ıslaklığımızı çabuk unutturuyor. 

Artık devam etme vakti deyip yola koyuluyoruz ama sol tarafımızda dik kayalık ve ilk bakışta yolun bu kayalıktan olabileceği insanın aklına gelmiyor ama yol tam da bu kayalığın dibinden devam ediyor. Likyalılar tarafından kayalar oyularak yapılmış merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başlarken yukarıda yüzünü gösteren yağmur giderek artmaya başlıyor. Nereye sığınırız derken 100 mt. aşağımızda güzel bir kovuk olduğunu görüp başımızı sokuyoruz. Hiciv yapmak için değil sadece başımız ıslanmayacak kadar bir kovuk oysa ayaklarımız dışarıda ve yağmur üzerlerine yağsa da ayakkabılarımızın denenmişliği bizi bu konuda ürkütmüyor. Bu kovuğu bulduğumuz için şanslı olduğumuzu düşünüyoruz ve şansımıza gülüyoruz. Oysa birazdan yağmur etkisini kaybedip yola koyulduğumuzda 50 mt. aşağıda kocaman bir in görüyoruz. Az önce sevindiğimiz için üzülüyoruz. İnsanoğlu işte ne yaparsınız. Daha iyisini bulunca hemen az önce sizi kurtaranı lanetliyorsunuz. Bundan sonrası Kaş’a kadar dik inişle geçiyor. Yaklaşık 30 dakikalık dik bir inişle Kaş tan Gökçeören’e giden yol ayrımına iniyoruz.

Asfalttan yürümek her zaman olduğu gibi bize zulüm geliyor. Yolun aralarında bulunan alanları dikine inerek mesafeyi azaltıyoruz. Evlerin arasına vardığımızda yol üstünde bulduğumuz çeşmede elimizi yüzümüzü yıkıyor biraz rahatlıyoruz. Niyetimiz burada bir pansiyon bulup duş almak, imkan olursa gece biraz içip rahatlamak.

Bu düşüncelerle Kaş’ın içinde dolaşmaya başlıyoruz. Arkadaşım Orhan yorgunluktan sıkılmış durumda. Bense benden 10 kat daha dayanıklı olan arkadaşım haline şaşırmakla meşgulüm. Kentin içinde turlamaya devam ediyoruz. Pansiyonların bulunduğu bölgeyi sorup öğreniyoruz. Limana doğru yüzünüzü döndüğünüzde limana inen büyük bir cadde bulunmakta, onun sağ tarafında bulunan alanda pansiyonlar var. 

Pansiyonları dolaşmaya başlıyoruz. Çoğu yüzümüze bile bakmıyor. Kapıdan bacadan (kimisinin resepsiyonu binanın en üst katında aslında burası kendilerinin yaşam alanı ve sokakta hareket edenleri mobese kamerasi gibi izleyip kendilerine gelenleri kabul edip etmemek için kullandıkları bi gözlem noktası) oda yok demekle yetiniyor. Hele sonuncusu Orhan’ı çıldırmaya yetiyor. Resepsiyondaki bayan eşime sorayım diyor, karşıdan sorulan soruya cevaben 2 erkek diye cevap veriyor, kadın bize dönerek yerimiz yokmuş diyor. Alın size Türk turizmi anlayışı. Misafirperverlik mi dediniz? Bunu bu yolculuk boyunca çok ama çok az yaşadık ve bu ülkenin turizm bölgesinde gerisini siz düşünün.

Yaklaşık 40-50 dakikadır kent içinde dolaşmaktayız. Üstelik yağmur da yağmakta. Ama adamlar ya erkek olduğumuz için, ya da üzerimizde bulunan kıyafet ve eşyalardan ötürü bize yer vermiyorlar. Aslında meselenin kıyafet ve görüntü olmadığının çok daha ileri derecede ilkel bir düşünce olduğunun farkındayız ama kendimize bahane üretiyoruz. Yoksa kıyafetlerimizin normal olduğunu tüm fotoğraf karelerinde de görebilirsiniz. Karşımızdakileri suçlamadan önce aslında bizde mi bişeyler var? bunu anlamaya çalışsak da nedenlerini çok ama çok iyi biliyoruz. Çünkü bu ülkede büyümüş insanlarız. Belki bize ne kadar da ön yargılısınız canım bayram boş oda yoktur diyebilirsiniz. Boş pansiyon aramak için pansiyonların bulunduğu bölgeye giderken ana cadde üzerinde pansiyon anutculuğu yapan kişiler var. Tesadüf bu ya ara sokaklardaki bir pansiyona girip yer sorduğumuzda resepsiyondaki bayan (annem yaşında) oğluma sorayım diyor telefon ediyor ve az önce sokakta müşteri bulmaya çalışan o … vatandaş geliyor ve bizi görünce yer yok diyor. Kim önyargılı acaba! Buda aynı zamanda turizm eğitimi almış bizleri çıldırtmaya yetiyor. Bu saatten sonra yer verseniz de biz kalmayız diyerek kendi kendimize kapris yapıyoruz. Ne de olsa evimiz sırtımızda… Yiyecek bir şeyler alıp hava kararmadan kamp kuracak bir yerler bulalım diye düşünüyoruz. Bu arada sinirler gergin özellikle Orhan, Neron moduna geçmiş keşke yağmur olmasa işim daha kolay olurdu diyor.

Tansaş'tan alışveriş yapıp fırından da ekmeğimizi aldıktan sonra kent içinde yer aramaya başlıyoruz. Ama kısa sürede bunun mantıklı olmadığına, bir sonraki parkura doğru yürümeye karar veriyoruz. Zira kitaplara göre bu parkur Kaşın denize girilebilen sahili Küçük Çakılın yanından geçmekte.

Biz de belki deniz kenarında kamp atabiliriz umuduyla devam ediyoruz. O yorgunluğun ve gerginliğin üzerine asfalttan yürümek çekilmese de 1,5 km daha yürüyüp Büyük Çakıl’a varıyoruz. Ama burası da umduğumuz gibi çıkmıyor. Zira sahilde tesisler var ve pek kamp kurmamıza izin verecek gibi durmuyorlar. Şehir içinde yaşadığımız olumsuzluktan sonra Orhan izin için sormak dahi istemiyor. Hava da kararmış durumda. Biz yer aramaya devam ediyoruz. Orhan sahilin tam karşısında terk edilmiş bir restaurantı fark ediyor. Oraya bakıyoruz. Burası kamp için gayet ideal üstelik karşıdaki TESİSLERDEN SU DA ALABİLİRİZ.

Gerçekten de güzel bir geçe geçiriyoruz. Sığındığımız eski tesis gece çiseleyen yağmurdan da rüzgardan da bizi koruyor. Sabah, karşıda bulunan tesislerin tuvaletlerini de kullanıyoruz. Ama bir kez Kaş esnafına kıl olduk ya, burada denize girmeyi bile düşünmeden yürümeye başlıyoruz.

Kaşın içinden limana yüzümüzü döndüğümüzde sağdan devam eden yoldan Büyük Çakıl plajına giden yola girerek buraya ulaşmış idik. Şimdi de aynı asfalt yolda işaretleri takip ederek güneydoğu istikametine doğru devam ediyoruz… 500 mt. sonra evlerin arasında gece sesini duyduğumuz camiyi buluyoruz. Caminin yanından devam eden yol bir süre sonra toprak yola, daha sonra da patikaya dönüşüyor.

1 saat kadar yürüdükten sonra Kaşın en güzel yeri olduğunu düşündüğümüz LİMANAĞZI’nı tepeden görmeye başlıyoruz. İnsanlar sabahın ilk saatleri olmasına rağmen teknelerinden denize giriyor.

Biz de artık denize girmenin zamanı geldi diyerek hızla aşağıya doğru yöneliyoruz. Oldukça dik bir inişten sonra, kaya mezarlarının yanından geçerek Limanağzı sahiline iniyoruz. Oldukça güzel ve küçük bir koy burası. Sahilde bir iki tesis bulunmakta. Sahilin başında bulunan ilk TESİSTE duraklıyoruz. Henüz kumsalda kimsecikler yok.

Çantalarımızı bırakıp denize girmek ve DUŞU kullanıp kullanamayacağımızı sorduğumuzda, ‘ben kimseden akan suya para almam, isterseniz bir şeyler yer içersiniz’ cevabını alınca daha da bir mutlu oluyoruz.

Hemen soyunup denize atlıyoruz.

Bu seneki yürüyüşümüzde hedefi yüksek tuttuk. Amacımız 5 günde Üçağız’a hatta onun daha ilerisinde bulunan Demre’ye (Myra antik kenti) ulaşmak. Zira Demre’den sonra yol dağlara doğru yükseliyor… O nedenle oldukça hızlı yürüyoruz. Bu da yoruyor tabii.

Yaklaşık 1 saatlik yüzme molasının üzerine bir de duş bizi iyice rahatlatıyor. Bize insan gibi davranan arkadaşın restaurantına yöneliyoruz. İskele üzeri hoş bir yer burası. Çaylar ve melemenimiz gelirken, arkadaşın eşi ile sohbet ediyoruz. Buraya yalnızca Deniz yolu ile veya yürüyerek geliniyormuş. Kendilerine ait tekne ile Kaş’a gidip müşterileri buraya taşıyorlar. Şemsiye ve şezlong parası da istemiyorlar yalnızca yiyip içtiğinin parasını ödüyorsun. Doğrusuya bu kadarı da bizi şaşırtıyor.

Kendilerine ait iki adet BUNGALOV varmış fiyatı kişi başı 45 TL. imiş (kahvaltı dahil değil) Keşke bilseydik de Kaşta zaman harcayacağımıza gece burada konaklayabiseymişiz diye hayıflanıyoruz… Gerçekten çok güzel ve bakir bir yer burası.

Yolcu yolunda gerek diyerek saat 12 gibi toparlanıp yeniden yürüyüşe geçiyoruz. Yol inmiş olduğumuz sahilin hemen başından sola içeri girerek devam ediyor. Biz de bu güzel dakikaların üzerine oldukça pozitif enerji depolamanın keyfi ile sohbete dalıyoruz. Yaklaşık 15-20 dakikalık yükselişten sonra tarlaların bulunduğu bir alana varıyoruz.  İşaretler karşıya tarlaların içerisine doğru devam ediyor gibi. Ama eski. Derken sola doğru ilerleyen işaretleri görünce bulduk diye sevinip bunları takip etmeye başlıyoruz.  Tekrar yükseliyoruz. Yol yavaş yavaş KAŞ istikametine dönüyor. Oysa tersi yöne gitmemiz gerekiyor. Bir yandan çalıların arasından yürüyüp bir yandan yolun nasıl geri döneceğini anlamaya çalışıyoruz. Yürürken arada sol tarafta denize bakan tepelerde bulunan gözetleme kuleleri dikkatimizi çekiyor. 40-50 dakika yürüdükten sonra iyice Kaş tarafına yaklaştığımızı fark ediyoruz. Bu işte bir yanlışlık var diyerek kitapları açıyoruz. Türkçe kitapta bir bilgi yok. Ama bu sene yanımızda Cate’in kitabı da var. Ona bakınca durum ortaya çıkıyor. Kaş’tan Limanağzı’na gelen alternatif bir rota daha varmış. Biz yanlışlıkla gidiş yönü diye buraya girmiş ve aslında Kaşa geri dönmekte imişiz. Bir yandan uyandığımıza sevinerek bir yandan salaklığımıza ve Türkçe kitaba küfür ederek aynı yolu geri yürüyoruz. Eski dediğimiz işaretlerin civarında yani tırmanışa başladığımız tarlaların içinde Üçağız tarafına giden işaretleri buluyoruz.

Tarlaların arasından yeniden yürümeye başlıyoruz. Oldukça fazla vakit kaybetmiş durumdayız.(yaklaşık 1,5 saat) Türkçe kitaba göre denize girmek için acele etmemiz gerekiyormuş. Zira önümüzde güzel koylar var mış. Biz de liman ağzı faslını bu nedenle kısa kesmiştik. Kaybettiğimiz zaman şimdi oralardan olan haklarımızdan çaldı diye üzgünüz. Arada bir yerde mola vermek de zor zira muhtemelen su yok. Yapacak bir şey yok yürüyüşe devam.

Yolumuz, Limanağzı’na sırtınız döndüğünde dümdüz gidecek şekilde tarlaların arasından devam ediyor. Bir süre sonra zeytinliklerin arasına girip çıkıyor. Hatta bu noktada işaretler zeytinliğin içinde ama zeytinlik sahibi burayı çitlemiş mecburen çiti aralayıp yola devam ediyoruz. Normal şartlarda Cate bu işaretleri yaparken asla ekili alanların içinden ilerlemediğini artık öğrendik. Burada bi yanlışlık var mı? diye düşünüyoruz ama yanlışlık bu çiti çeken kişi de Cate de değil. Neden mi? çünkü çitler yeni yani işaretlemeden sonra yapılmış ve görünürde burayı geçmek için başka bir yol yok. Burası kullanılmak zorunda. Buna benzer bi tabloyu Phellos inişinde de görmüştük. Sonrasında da göreceğimizi nereden bilebiliriz ki. Yolu kaybetmeden ilerlemeye çalışırken ses duyar gibi olduk. Karşıdan bayan ağırlıklı kalabalık bir yürüyüş ekibi geliyor, ellerinde yarım litrelik pet sulardan başka bir şey yok. Biz onlara imreniyoruz ne güzel eşyasız yürüyorlar diye, onlar da vay be adamlara bak kamplı dolaşıyor diye bize imreniyor…

Bir süre sonra yol sahili sırttan takip eden kayalıkların üzerine çıkıyor. Ancak, bunlara kaya mı? bıçak mı? desek derken jilette karar kıldık. Çizgi filmlerdeki peynirler gibi delikli taşlar, oldukça sivri ve ayakkabıları kesen taşlar. Eğer iyi bir bota sahip değilseniz yolun bundan sonrası size çok büyük problemler yaratabilir.

Karşıdan kitaplarda Çoban koyu olarak yazılı koylar görünüyor,

koylarda tekneler demirlemiş durumda. Denize doğru ise Meis adası gözükmekte.

Manzarayı seyrederek yürümek istesek de yürümekten çok keklik misali sekiyoruz kayaların üzerinde…

Türkçe kitapta denize girebilirsin diye yazılmış ola koydan denize girmek imkansız gibi. Zira jilet gibi kayaların üzerinden girmeniz gerecek. Üstelik giriş kısmı, sahil pet şişe, cam ve poşetten geçilmiyor. Bu kadar bakir bir yer ve bu kadar çok çöp insanı üzüyor doğrusu.

Yürümeye devam ediyoruz. İkinci koydan sonra yolumuz tekrar içerilere giriyor. Bir iniş bir çıkış, bir orman içi, bir deniz kenarı kayalık olacak şekilde saatlerce yürüyoruz.

Sağ tarafımız deniz sol tarafımız dağın sırtı. Ancak, kayalar canımıza okumuş durumda. Bir yandan suyumuz da azalıyor. Karşıdan iki turist geliyor. Günübirlik Kaştan,  Uluburun’a yürümüşler ve geri dönüyorlar. Ama belli ki onlar da oldukça hırpalanmışlar. Üstelik burada su olduğu yazmasına rağmen su da bulamamışlar. Bu bilgiler bizim canımızı sıkıyor. Limanağzı’nda yolu şaşırmamız çok ama çok zaman kaybına yol açtığı gibi öğlenin en sıcağında güneşin altında yürümek zorunda kalıyoruz ve de su tüketimimiz iki katına çıkıyor. Bu şartlar altında ilerlemeye devam ediyoruz. Sanki başka alternatif varmış gibi.

Saat 15.45 gibi Uluburun görünüyor.  Burada da tekneler var. Bodrum müzesinde bulunan dünyanın en eski batık gemisi bu koyda çıkartılmış. Çalışmalar esnasında arkeologlar için yapılmış olan binalar da hala ayakta, ama çatıları uçmuş durumda.  Uzaktan binalar da görünmekte…

Sahile varıyoruz, su olursa burada kalabiliriz diye düşünüyoruz. Hem de belki denize gireriz diye ümitleniyoruz. Neden mi Türkçe kaynaklarda denize girmeye acele etmeyin bol bol mekanınız olacak yazıyor ya biz de yazılana inanıyoruz. Sahilde biraz dolaşıyoruz. Bir SARNIÇ buluyoruz. Sarnıç da SU VAR AMA SUYU DIŞARI ÇIKARMAK ZOR. Ama olayı çabuk çözüyoruz. Kenarda bulunan (saklanmış vaziyette) ipli bidonu buluyoruz. Bunun içine taş koyarak yapınca su almaya başarıyoruz. Susadığımız için birazcıkta olsa içiyoruz. Ama su pek içilecek gibi değil. Biz de serinlemek için yıkanıyoruz. Hava çok sıcak. Deniz de girilecek gibi değil. Diğer yerlerde olduğu gibi burası da keskin kayalıklarla dolu. Üstelik sahil kirli. Teknelerden su satın alma fikri aklımıza geliyor. Cengaver arkadaşım Orhan yüzerek tekneye kadar gidip su satın alıyor. Yüzerken eli taşa çarpıyor ve kesiliyor. Teknedekiler su için para almak istemiyorlar. Bize buz tutmuş iki şişe su veriyorlar. Suyu bulunca biraz rahatlıyoruz.

Kaş’a kadar olan yollarda su bulmuştuk hep. Ayrıca, üzüm de vardı su ihtiyacımızı karşılayan. Ama Limanağzı’ndan sonra bunların hiçbirini bulmak mümkün olmadı. Kitaplara göre önümüzdeki periyot da aynı.

Sarnıcı sağınıza alıp Sahile sırtınızı döndüğünüzde, soldan yukarı zeytinliklerin içine doğru işaretleri buluyoruz.

Yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. İn çık in çık üstelik jilet gibi kayalar benim de sinirlerim bozulmuş durumda… Ama yapacak bir şey yok. Yola devam. Akşam olmadan KILIÇLI köyüne ulaşmaya çalışıyoruz Zira su yine bitecek gibi

Yolumuz bir tepelere tırmanıyor bir sahile iniyor. Bir ara KARABELEN Mevkiine geliyoruz. Burada 4 TANE EV bulunmakta. Bu evlerde SU bulmak mümkün diye yazıyordu kitaplar. Ayrıca yollarda ağaçlara koli bantları ile yapıştırılmış notlar görmüştük. Yine onlardan bir tanesine rastlıyoruz. İngilizce olarak yukarıdaki evde su bulabilirsiniz yazıyordu… Ancak yanımızdaki sular şimdilik yeterli olduğundan biz o durağı pas geçiyoruz.

Yolumuz tekrar sahile iniyor.

Yol dağlık alanda arada sırada zeytinliklerin içinden geçiyor. Taş, zeytin ve çalıdan  başka bir yaşam izi yok. Sağ tarafımız ise deniz ve aralarda görünen küçük ada manzaraları ile devam ediyor.Ama doğrusu ya pek keyif alamıyoruz. Ben bir ara havlu atıp yeter, şuracığa kamp kuralım desem de Orhan “devam” diyor. 

Yolumuz yeniden KILIÇLI köyüne doğru tırmanışa geçiyor. Kitaplarda yazan gözetleme kulelerini uzaktan görüyoruz. Ama yanına gitmeye takatimiz yok. Pas geçiyoruz. Bir süre sonra birkaç hayvan barınağı görüyoruz. Biraz moralimiz düzeliyor. Köye yaklaştık sanıyoruz. Ama da 40-50 dakikalık yürüyüş sonunda traktör yolu ile beraber Likya Yolu tabelasına ulaşıyoruz. Saat 20.00 olmuş durumda. Azimle gece karanlığında alışkanlığımızı devam ettirip tabela altında fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyoruz.

Uzaktan köyün evleri ve köpek sesleri geliyor. Karanlıkta işaret falan da görünmüyor. Ama muhtemel yol bu yoldur diye yürümeye devam ediyoruz. Bir yandan da işaret görmeye uğraşıyoruz. 1- 2 km daha yürüyoruz. Arada gördüğümüz birkaç işaret bize doğru yolda olduğumuzu gösteriyor. Nihayet köyün ilk evine geliyoruz.

Köyün içine kadar gidip insanlarla tanışsak mı, yoksa eğer bu ev uygunsa burada kamp atsak mı diyoruz. Tabii ki ikinci fikir ağır basıyor. Dışarıdan içinde insan olmadığı belli olan evin bahçesine giriyoruz. KAPININ YANINDAKİ MUSLUK dikkatimizi çekiyor. Hemen SUYA yöneliyoruz, suyun akıyor olması bizim için en büyük nimet oluyor.

3 gündür yanımızda taşıdığımız trangia’yı ilk kez kullanıyoruz. Yanımızdaki hazır çorbaları suya katıp içiyoruz. Ardından bir de keyif çayı yapıyoruz. Suyu bulan Orhan her zaman olduğu gibi duşunu almayı ihmal etmiyor. Yola çıktığımız günden bu güne kadar daha duş almadığı gün yok titiz arkadaşımın. Normal şartlarda akşamları dışarıda değil yıkanmak durunca üşüdüğümüzü düşününce çokta mantıklı gelmiyor ama adam takmış kafaya bi kere. Kıyafetlerimizin bir kısmını da hazır su bulmuşken yıkamayı ihmal etmiyoruz. Çadırımızı da saçak altına kurunca yağması muhtemel yağmura karşı da kendimizi sağlama almış oluyoruz.

Sabahın ilk ışıkları ile uyanıyoruz. Köyden sesler geliyor. Bir şeyler atıştırıp toparlanıyoruz hemen. Kitaplara göre bu köyde Apollania antik kenti var, Köyün içine doğru yürümeye başlıyoruz. Köyün girişindeki birkaç evi geçtikten sonra, yaklaşık 700-800 mt. yürüdükten sonra sağ doğru toprak yolda Likya yolu tabelasını ve işaretleri buluyoruz.

İşaretleri kaybetmiş olan bizleri iyice sevindiren bir durum oluyor bu. Bir bu kadar daha yürüyünce  antik kentin girişine geliyoruz. Apollonia pek çok antik kent gibi dağın tepesine kurulmuş bir kent. Yani tırmanmanız gerekiyor. Ama bu sefer uyanık davranıyoruz. Kitaplara ve haritalara özellikle de Cate’in kitabına bakıyoruz. Kentten sonra yolun yine aşağıdan devam edeceğini anlıyoruz. Çantaları çalıların arasına koyunca kuş gibi hafifliyoruz. O gazla kendimizi dağa vuruyoruz. İşaretleri kaybediyoruz ama kentin kalıntıları karşımızda olduğu için önemsemiyoruz. İzlere bakılırsa başkaları da bizim gibi yapmış. Zira her taraf patika.

Kenti dolaşıyoruz. Oldukça geniş bir kent. İçinde Roma kilisesi kalıntısı da var. Surların arkasına tırmanınca kuzey cephedeki lahitler görünüyor. Güney batıya doğru bakınca bir önceki gün yürüdüğümüz yollar görünüyor.

Güneydoğu ise yürüyeceğimiz yollar...

Çantaları tekrar sırtımıza almak keyifli olmasa da yapacak bir şey yok. Tekrar yola düşüyoruz. Toprak yoldan yürümeye devam ediyoruz. Bir süre sonra zeytinliklerin içine giriyor yol. Tarlaların arasından yarım saat yürüdükten sonra küçük bir antik binanın yanına varıyor yolumuz.  Asfalta paralel tarların arasından bir süre gittikten sonra tekrar çalıların ve zeytinliklerin arasına giriyor yol. İnişli çıkışlı 1,5 saat yürüdükten sonra uzaktan Aparlai ve… Yarımadası görünmeye başlıyor.

Yolumuzun üstünde birkaç sarnıca denk gelsek de SU YOK. Tepelerden aşağı çok da dik olmayan bir eğimle sahile doğru iniyoruz. Yaklaşık 1,5 saat sonra Aparlai’nin yukarısında bulunan tarlalara ve terk edilmiş evlere geliyoruz. Antik kent görünüyor.  Kentin içinden geçerek sahile doğru iniyoruz. Burası oldukça dar uzun bir koy. Bu nedenle su göl suyu gibi yem yeşil. Sahilde kamp kurmuş gençleri görüyoruz. Daha ileride duran ve tesis olduğu anlaşılan binaya doğru gidiyoruz.

Sedirlerin üzerinde oturan insanlar arasında hareketlenme oluyor. Hello, pansiyon??? Selam verip sohbete koyuluyoruz. Buraya yalnızca deniz yolu ile geliniyormuş. Ulu burunda Purple pansiyon 20 km . diye tabela görmüştük. Apollania’dan sonra da aynı tabelalardan görmüştük. İşte orası burası imiş. İŞLETMECİSİ OLAN MÜJDAT  bizi oraların (antik kent dahil) dedesinin olduğunu, kendilerinin buradaki evi onarak bungalovlar yaptıklarını, Levent Tülekin orada senaryo yazdığını, gelen geçen konaklama ve yemek hizmeti verdiklerini anlatıyor. KONAKLAMA KİŞİ  BAŞI 45, BİR BİRA 6, 1.5 LT. SU 3 TL.

Saat 14.30 olmuş durumda. Bize burada kalmayı öneriyorlar. Ama biz erken bitirirsek bize madalya verecekler ya biz o yüzden durmuyoruz. Deniz de pek girilebilecek gibi gelmiyor. Birer şişe SU SATIN ALIP yürümeye devam diyoruz. Hedefimizde Üçağız’ın altında bulunan Kale var.

Bulunduğumuz yer Kapıdağ yarım adasının küçük bir hali gibi. Bilmeyenler için söyleyeyim mantar şeklinde. Mantarın sapının iki yanı deniz. Biz yarım adaya yüzünüzü döndüğünüzde sağ tarafta kalan kısma ulaşmıştık. Şimdi sola doğru gidiyoruz. Tarlaların arasında geçerek diğer koya ulaşıyoruz. Burada oldukça fazla tekne demirlemiş durumda.

Daha önce Üçağız’a/Kekova geldiğimizde, merkezde denize girilmediğini, tekne ile adalara gitmek gerektiğini bize söylemişlerdi. Demek ki buralara kadar geliniyor muş diye düşündük.

Bu ikinci koyda işaretleri kaybediyoruz. Her taraf işaret dolu ve işaretler sizi tesise götürüyor. Yani ortalık sahte işaret dolu. Turizmci uyanıklığı bu olsa gerek. Nihayet, koyu sağ karşı tarafınıza aldığınızda yürüyebileceğiniz işaretleri buluyoruz. Tekrar inişli çıkışlı yürüyüşümüz başlıyor.

Burada da Üçağız’dan günübirlik gelen yürüyüşçülerle karşılaşıyoruz. Kısa sohbetlerden sonra yola devam ediyoruz

Yaklaşık 1 saatlik yürüyüşten sonra düz bir alana geliyoruz. Burada ağaçlardan keçiboynuzu toplayan köylülerle karşılaşıyoruz. Biraz daha devam edince bir taş üzerine yapıştırılmış İngilizce not gözümüze ilişiyor. “ Burada kamp kurmayın, çılgın avcılar biz içinde iken çadırlarımızın üzerine doğru ateş etti” yazıyordu.

Bazen deniz kenarından, bazen iç kısımlardan devam eden yolumuz yine deniz kenarına iniyor. Karşıdan Üçağız köyü görünmeye başlıyor.

Deniz kenarında kayaların arasından denize akan tatlı su dikkatimizi çekiyor. İçmeyi deniyoruz ama tuzlu su ile karışıyor. Bu noktaya kadar hep Türkçe kitaplardan edindiğimiz denize girmek için acele etmeyin çok güzel yerler göreceksiniz ifadelerinin tam bir düzmece olduğunu anlıyoruz. Denize girmek için hatta kamp yapmak için en ideal yer Limanağzı, eğer karadaki atıkların arasından denize girerim diyorsanız Çoban koyu ve bize göre son nokta burası. Zaten bu noktadan itibaren resmen jilet taşlardan oluşmuş bir kıyı şeridinde yürüyorsunuz. Teknik olarak bu taşların üzerinden denize girmek bile bile kendinizi yaralamanıza yol açar. O yüzden, denizden faydalanmak isteyenler için en ideal yer Limanağzı’dır. Bu noktadan sonra hem kamp hem de yüzerek batık kenti görmek için Apollania’dır. Sonrasında zaten Üçağız’a geliyorsunuz. Zaten burada genel olarak kıyıdan denize girilmediğini hemen hemen herkes bilir.

Son yarım saatlik yürüyüşle Üçağız’ın ilk evlerine ulaşıyoruz.

Tam köye vardık dediğimiz anda yine işaretleri kaybediyoruz. Çalıların içerisinde biraz debeleniyoruz. Meğer yol iki evin arasından geçiyor muş… Sonunda sahilden Üçağız’a giriyoruz. İlk evin balkonunda oturan çocuk hemen tekne ister misiniz?, kalacak yer ister misiniz? diye soruyor, biraz ilerliyoruz, solda ucuz pansiyon var diye bağırıyor birisi, fiyat soruyoruz  35 TL. ODA KAHVALTI deniyor.

Karşıdaki bakkaldan birer dondurma ile kendimizi ödüllendirmek istiyoruz. Hem de Antalya istikametine giden araç var mı? diye sormak istiyoruz. Zira yolculuğumuzu burada bitirmeye karar vermiş bulunmaktayız. Bayram dönüşü olması nedeni ile ve bir önceki sene bilet bulamadığımızı düşünerek Antalya üzeri dönüşün daha kolay olacağını düşünüyoruz. Ancak ne yazık ki saat 17.00 olmasına rağmen araç kalmamış. Dondurma alırken denk geldiğimiz balıkçının bizi Demre’ye bırakabileceğini söylüyorlar. Balıkçı da kabul edince çantaları arabaya yüklüyoruz. Dondurmalar elimizde araba hareket ediyor.

Balıkçı, bu bölgeye beş yıl önce gezmek için geldiğini Adanalı olduğunu ve bu bölgede balık ticareti yapan olmadığından ayrıca bölgeyi sevdiğinden bu işe başladığını anlatıyor. Aynı zamanda Demre’de balık restaurantı işleten birisi. Düşünebiliyor musunuz? yaşamı deniz ile bütünleşmiş bir bölge de balıkçı ve balık ticaretiyle uğraşan birileri yok. Bu nasıl bir ironidir. Çevre hakkında bize bilgiler vererek yaklaşık yarım saatte bizi Demre otogarına kadar götürüyor. Para almak istemese de biz zorla da olsa paramızı veriyoruz.

Demre’ye gidiş yolu üzerinde bulunan ve son anda yürümekten vazgeçtiğimiz son bir günlük parkurumuzu da görüyoruz. Kale – Çayağzı arasını yani…

Demre otogarına vardıktan 10 dakika sonra Fethiye-Kalkan-Kaş dan gelen Antalya otobüsüne biniyoruz.