|
YİNE
YENİ YENİDEN LİKYA YOLU Ön Hazırlıksız Ön Hazırlık… Bir önceki Likya serüveninde
yaşadığımız deneyimler sıkıcı olsa da (birçok kişinin yere göğe
sığdıramadığı insanlık hikayeleri vb.) doğanın ve Likya yolunun
kendine özgü cazibesi bizleri yeniden yola çıkmamızı sağladı. Bu
sefer önceki gibi derin ve ince hazırlık yapma ihtiyacı hissetmeden
hatta yola çıkmadan bir gün önce yola çıkma kararını alarak yola
çıktık. Ancak, uyku tulumlarımızı ilk Likya yolu serüveninden
sonra yenilemiştik. Eski tulumlarımız yaklaşık 1,5- Yine Yeniden Yola Çıkma Zamanı İlk yolculuğumuz da Ramazan
bayramı zamanındaydı şimdikide. Kalkan-Kaş istikametine gidecek
otobüs aramaya başlıyoruz. Ancak, o tarihte böyle bir otobüs yok.
Biz de Fethiye’ye otobüsle gidip oradan Kalkan’a nasıl olsa bir
araç buluruz diye düşünüyoruz. Zira bir önceki sene, Kalkan’dan
Antalya’ya geçtiğimiz aracın Fethiye’den gelmekte olduğunu öğrenmiştik. 17 Eylül 2009 Perşembe günü aksam
saat 21.00 otobüsü ile Bursa otogarından Fethiye’ye hareket ettik. İzmir
üzeri değil de Afyon üzerinden (diğer deyişle yayla yolu) gidecek
aracımız. Ramazan bayramı dolayısıyla tüm biletler önceden tükenmiş.
Bizde bu tarihe bilet bulabildik. Aslında iyi de olduğunu söyleyebiliriz,
yolculuğumuza iki gün daha kattık böylece. Yolda bir yandan geçmiş
seneyi yadediyoruz diğer yandan nereden yürümeye başlasak diye düşünüyoruz.
Yaklaşık 11,5 saatlik yolculuktan sonra sabahın ilk ışıkları ile
birlikte dağların ve menderes nehrinin güzel manzaraları arasından
Fethiye /Kemer’e inmeye başlıyoruz. Saat 08.30 civarı otobüsten
iniyoruz. Yolda rotadan şaşmamaya ve bu nedenle Patara parkurunu da yürümeye karar vermiştik. Bu da Akbelden Patara’ya gidip geri dönmek anlamına geliyor. Bu durumda sırtımızdaki yükü bedavaya taşımak istemiyoruz. Çayları içtiğimiz büfenin sahibinden rica ediyoruz ve çantaları oraya bırakıyoruz ve batonlarımızı alarak ilk etaba giriyoruz. Yolumuz otobüsten indiğimiz yerin hemen yakınında bulunan Caminin yanında başlıyor. Niyetimiz hızlıca öğleden önce Patara’ya inip oradan bulacağımız herhangi bir vasıta ile Akbel’e dönmek ve sonrasında hızlıca güney batıya/esas yönümüze yürüyüşe geçerek akşama Bezirgan yaylasına varmak. İnsanın yüksüz yürümesi
ayrı bir zevk… Geçen yıl yükler yüzünden yürüyüşümüzü
erken bitirmiştik. Gerçi bunlardan akıllanarak yükümüzü neredeyse
yarı yarıya azalttık diyeceğim ama yine de en az Caminin yanından bir süre yürüdükten sonra batı istikametine doğru toprak yola ulaşıyoruz. İşaretler gayet belirgin. Yolumuz bir süre sonra Fehtiye’den gelen yeni yola ulaşıyor. Buradan karşıya geçerek zeytinliğin içerisine giriyor. Yola arkanızı döndüğünüzde sağa doğru ilerleyen patikayı bulmakta zorlanıyoruz önce. Bir süre aradıktan sonra işaretleri buluyoruz. Buradan sonra yaklaşık 45 dakikalık yürüyüşle Delikkemer’e ulaşıyoruz. (Buraya kadar yol Patara’dan Kalkan’a gelen yeni yola paralel olarak devam ediyor) Delikkemer bizi hayretler içerisinde
bırakıyor. İnsanlar yüzlerce yıl önce
Akbel ve hatta Üzümlü tarafından Patara’ya su getirmek için bu
kemeri yapmışlar. Yaklaşık 1 metreye Biraz fotoğraf çekip FIRNAZ
koyunu uzaktan seyrettikten sonra yola devam ediyoruz. Kemeri boydan
boya batı istikametine geçerek yürümeye devam ediyoruz. Hemen
ileride önümüze Likya yolu tabelası çıkıyor. Biri toprak yolu takip ederek
ve muhtemelen denizi seyrederek Patara’ya ulaşan yol. Diğeri
orijinal su kemerini takip ederek Patara’ya ulaşan yol. Biz
ikincisini tercih ediyoruz. Önümüzde bulunan toprak yolu karşıya geçip,
Cate’in kitabında yazan (Bu yolculuğu yapmayı düşünüyorsanız
İngilizce yazılmış bu kitabı mutlaka edinmelisiniz. Çünkü, en doğru
ve güvenilir bilgiler bu kitapta var) metal su borularını buluyoruz.
Sağ tarafımızda ova ve Kalkan’a giden ana yol bulunmakta. Bir süre sonra yolumuz
zeytinlik/orman içerisine giriyor. Yaklaşık Yolumuz bundan sonra toprak
orman yolları ve tarlaların aralarından geçiyor. Bir süre sonra
tekrar zeytinliklerin içerisine giriyor. Derken tekrar orman yolu ve
uzaktan Patara kumsalı ve onun doğu yakasında bulunan köylere ait
evler görünmeye başlıyor.
Saat 13.30 gibi Patara antik
kentinin girişine iniyoruz. Toplamda 3 saat gibi bir sürede buraya
gelmiş bulunmaktayız. Hızlı bir şekilde Hadrian
kapısından
geçerek antik şehrin ve tiyatronun bulunduğu alana yöneliyoruz.
Ne kadar hızlı davranmak istesek de saati 15.00 ediyoruz. Dönmek için
seçenek aramaya başlıyoruz. Antik kendin 300-400 mt yanından/içinden
Patara kumsalına giden asfalt yoldan dolmuş geçtiğini görüyoruz.
Koşarak ona yetişmeyi denesek de nafile…. Otostop sayesinde bindiğimiz
bir kamyonet ile Kalkan yoluna kadar gitmeyi başarıyoruz. Az önce kaçırdığımız
Akbel minübüsü de burada mola vermiş bizi bekliyor. Yolumuz buradan Kalkan’ın içerisine
doğru asfalttan devam etmekte. Asfalttan yürümek hiç de anlamlı
gelmiyor bize. Asfalttan sonra ise oldukça dik bir eğimle Kalkan’ın
yaslanmış bulunduğu sırtı tırmanarak Bezirgan yaylasına çıkmamız
gerekmekte. Minübüs bizi oldukça bir
dik tırmanıştan kurtarmakla kalmıyor, aynı zamanda bir sonraki gün
yürüyeceğimiz rotayı da bize gösteriyor. En az Kalkandan yapılan
dik çıkış kadar bir dik çıkış, üstelik asfalt ve onun kestirme
yapan aralardan devam eden sevimsiz bir yol yürüyeceğimizi görüyoruz.
Ardından aynı nitelikte bir yolu Bezirgan’a iniş olarak uygulamanız
gerekmekte (veya geliş yönüne göre tam tersini… ama her halükarda
sevimsiz ve gereksiz bir parkur, zaten kitaplarda da arayı araçla geçmek
öneriliyordu). Caminin kenarına çantaları
bırakarak köylü ile sohbete koyuluyoruz. Kitaplarda anlatılan ambarları
soruyoruz. Bize tarif ediyorlar. Zaten caminin karşısında Kalkan’a
ve Sarıbelen’e gidişi gösteren tabelalar bulunmakta. Ambarlar da
Kalkan yolu üzerinde imiş… Kalkan yönüne girerek çizgileri
takip etmeye başlıyoruz. Yolumuz köyün evlerinin arasında batı
istikametine doğru devam ediyor. Yaklaşık 800-1000 mt yürüdükten
sonra ambarların yanına ulaşıyoruz. Ambarların yaklaşık 150-200 yıllık
olduğu köylülerce söyleniyor ama doğruluğu nedir bilemiyoruz
tabii. Ambarların hemen yanında
kitaplarda ismi geçen YUSUF AMCA’nın evi bulunmakta. Kendi verandada
akşam sefası yapmakta. Biraz onunla sohbet edip memleket kurtardıktan
sonra tekrar köyün içine dönüşe geçiyoruz. BEZİRGAN tüm Likya yolu içerisinde
bizim tanıştığımız en samimi en candan insanların bulunduğu köy
oluyor bizim için. Ramazan ayı olması nedeni ile köyün camisinin
bahçesinde akşam yemeği verilecekmiş. Bizi gören her köylü selam
verip hoş geldin dedikten sonra yemeğe davet ediyor. Caminin yaklaşık 100 mt
ilerisinde, ambarlara giden yolun üstünde bulunan büyük çınarın
altına çadırımızı kuruyoruz. Köylüler bizi yemeğe çağırmaya
devam edince daha fazla dayanamıyoruz. Yemekte, Milli Eğitimden
emekli memur abimiz (ismini hatırlayamadık, kusurumuza bakmasın) bize
eşlik ediyor. Oldukça samimi ve sıcak insanlar. Üstelik bugüne
kadar gördüklerimizin tersine hiçbir ticari düşünce ve kaygıları
da yok. Yemekten sonra çadıra
gitmek istesek de abi bizi bırakmıyor.
Zira biz farkında olmadan evine telefon edip çayı hazırlatmış
bile. İyice ezilerek çay davetini de kabul ediyoruz. Saat 22.00 gibi çadırımıza
gidiyoruz. Caminin yanında TUVALET ve SU var. Ayrıca köyde BAKKAL ve
KAHVEHANE de bulunmakta. Yani her türlü ihtiyacınızı karşılayabileceğiniz
bir yer burası. Dediğim gibi insanların samimiyeti ise ayrı bir güzellik. Yaptığımız sohbet
neticesinde, bizi Kalkandan getiren minübüslerin sabah da geri
gittiklerini öğreniyoruz. İlk minübüs saat 08.00 civarı geçiyormuş.
Biz de bu araçla Sarıbelen yol ayrımına kadar gitme düşüncesindeyiz.
Zira yukarıda da yazdığımız gibi o yolu gitmenin hiçbir anlamı ve
keyfi yok. Sabah 08.00 gibi caminin yanında
bulunan Kalkan yolu üzerinde hazırız. Minübüsü beklerken, köyden
Kalkan’a çalışmaya gidenleri taşıyan ve kendi de Kalkan da çalışan
bir taksi denk geliyor. Onunla Sarıbelen yol ayrımına kadar
gidiyoruz. Taksici ve köyden giden iki kişi ile köyde yaşayan
insanlar arasındaki farkı da o kısacık yol süresi içerisinde fark
ediyoruz tabii ki.. Sarıbelen yol ayrımında
bulunan ÇEŞMEDEN SU içiyoruz. Asfalt yoldan köyün içine doğru
ilerliyoruz.
Köyün girişinde solda
bulunan mezarlığın yanında işaretleri buluyoruz ve tırmanmaya başlıyoruz.
Yolumuz köyün üstüne doğru devam ediyor. Evlerin arasından geçerek
toprak yola bağlanıyoruz. Bir süre bu yoldan sola doğru yürüdükten
sonra yolun sağından çalılık ve ormanlık alana giriyoruz. Bundan
sonra yolumuz genelde bu tarz patikalardan devam ediyor. Yol üzerinde
bulunan üzümler bizim hem kahvaltımız hem de su ihtiyacımızı karşılayamaya
devam ediyor. Yaklaşık 1 saatlik yürüyüşten
sonra Sarıbelen’i doğudan gören toprak yola çıkıyoruz. Ayrıca,
araçla indiğimiz Bezirgan yolu da görünmekte. Bu yolu
ve işaretleri takip ederek Kalkan’ın tepesini gören sırtın
karşısından güney doğuya doğru yol alıyoruz.. Bir süre sonra
Kalkan’ı, bir önceki gün gittiğimiz Delikkemer’i adaları
gören bir sırtın üstüne varıyoruz. Manzara gerçekten çok güzel.
Yürümekte
olduğumuz yer de bir traktör yolu. Yaklaşık 50-60 dk. daha yürüdükten
sonra Kalkan tarafı gerimizde kalıyor. Artık yönümüz doğu ve Kaş
istikameti… 60-80 dakika sonra dik bir
tepenin üstünden YAYLALI HÜSEYİN in denilen bölgeyi görmeye başlıyoruz.
Burası sanki kurumuş bir göl yatağı gibi. Tıpkı Bezirgan yaylasına
benziyor ama daha küçüğü. Çanağın ortasında dümdüz bir alan.
Uzaktan otlamakta olan hayvanlar görünmekte. 20 dakika sonra yaylada
bulunan tek eve ulaşıyoruz. Burada bulunan teyze bize çay demlemeyi
teklif etse de biz bir an önce yol alma telaşındayız. Teşekkür
ederek, evin avlusundan geçen işaretleri bularak yolumuza devam
ediyoruz. Yol mu avlunun içinden geçiyor yoksa avlu mu yolu içine almış
diye de düşünmeden edemiyoruz. Bir sonraki durağımız Gökçeören
köyü. Yolumuzun üzerinde de bu yaylaya benzer yaylalar bulunmakta.
Bir yandan yayla manzaraları, bir yandan uzaktan Kaş tarafının
koyları görünmekte. Gökçeören’e yaklaşık 1
saatlik mesafede bir antik kent bulunmakta. Ancak otlar ve çalılar tüm
eserlerin üzerini kapatmış durumda. Oldukça ıssız bir yerde
bulunduğundan araçla ulaşmak da mümkün değil. Yolumuza devam
ediyoruz. Yol üstünde bulunan antik kaya öbekleri dikkatimizi çekiyor.
Bunların bu hale gelebilmesi için en bilinen sebepler ya rahipler veya
benzer düşüncede olanlar tarafından yok edilmek üzere yıkılmışlardır
ya da daha yakın zamandaki defineciler tarafından dinamitle lahitleri
patlatmışlar diye yorum yapıyoruz. Bu konuda araştırma yapıldığında
biz Anadolu topraklarına gelmeden çok önce bugünkü tarihi
nitelikteki eserlerin çoğunun dini ve siyasi nedenlerle bilinçli
olarak yok edildiğini göreceksiniz. Sanıldığının aksine son yüzyılda
çok azı sadece define amacıyla parçalandığını hayretle okuyacaksınız.
Saat 15.00 gibi, Gökçeören’i
yukarıdan gören tepenin üstüne varıyoruz. Köyün girişindeki sarnıçlar
dikkatimizi çekiyor. Köyün içine doğru yürümeye başlıyoruz.
Bizi gören 15-17 yaşlarında
bir genç kız yola atlıyor, Hello!! otel diye sesleniyor. Ne de olsa Türk
olamayız. Biz teşekkür ediyoruz. KALACAK ODALARININ, açık büfe!!
yemeklerinin olduğunu söylüyor. Biz tekrar teşekkür ederek yola
devam ediyoruz. Açık büfe
kavramı buralara kadar gelmiş diyoruz ve şaşırıyoruz. Bunun üzerine
belki bizden sonra bu yolculuğa çıkmak isteyenler açık büfe
servisinden faydalanmak isteyebilir diye telefon numarası (Metin
0.5322603689-0.242.28391122) alıyoruz. Bir dört yol ağzına varıyoruz.
Burada mezarlık bulunmakta ve MEZARLIĞIN YANINDA BİR ÇEŞME. (Mezarlığın
içinde de çeşme var) Hem yeni başlayan yağmurdan
kurtulmak hem de bir yemek molası vermek için duruyoruz. Birazdan bastıran
yağmur bunun iyi bir fikir olduğunu teyit ediyor. Yağmur eşliğinden
yemeğimizi yiyoruz. Derken hava açıyor ve köylüler geliyor mezarlığa.
Bayram arefesi olması nedeni ile mezarlıkta bakım yapıyorlar. Bir kısmı
bize selam verse de pek bizi sallayan olmuyor. Yalnızca bir küçük çoçuk..
bizimle konuşuyor. Orhan bayram nedeni ile yanında taşıdığı şekerlerden
ikram ediyor. … Yanımızda bulunan yolun Sarıbelen’e gittiğini,
taşımalı sistemle Sarıbelen’de bulunan okulda okuduğunu, arabayla
5 dakikada Sarıbelen’e gittiklerini bize anlatıyor. Yani bizim
sabahtan beri yürüdüğümüz yol buradan, kestirme yoldan araçla 5
dakika imiş J Bir ara yanımıza köyün
eski imamı geliyor. Ondan yol ve köy hakkında biraz bilgi alıyoruz.
Kara yolu ile Hacıoğlan köyüne gidebileceğimizi, tabelaları takip
edersek de aynı istikamete gideceğimizi bize söylüyor. Arkadaşım Orhan hem köyü görüp
fotoğraf çekmeye hem de ekmek bulmaya gidiyor. KÖYDE BAKKAL OLMADIĞINI
öğreniyor. Günde bir kere Kalkan’dan ekmek servisi yapılıyormuş
köyde de hemen hemen herkes kendi ekmeğini yapmak yerine ekmekçi bu
kişiden ekmeğini temin ediyormuş. Ancak, her zaman olduğu gibi köylü
elindeki ekmeği vermekten çekinmemiş. Hatta yanına elma ve üzüm de
koymuşlar ve Bezirgan’da olduğu gibi parayı kabul etmemişler.
Orhan’ı yol üzerinde gören köylüler birbirine ikram ettiği sıcak
lokmalardan da vermişler. Kısacası, kısmetliymişiz. Yiyeceğimiz
vardı ama insan sıcak lokmaları görünce dayanamıyor işte. İlk
Likya yolu anılarından sonra buralarda her şeyin sadece para olmadığını
görmek bizi mutlu etti açıkçası. Şu ana kadar en insanlıklı ve
hoşgörülü yer öncelikle BEZİRGAN sonrasında da GÖKÇEÖREN
diyebiliriz. Orhan geri döndüğünde saat
16.30 olmuş durumda. O fotoğraf turu yaparken ben de görevimi yapıp
elimdeki kitaplardan gideceğimiz yerin nasıl bir yol olduğunu
anlamaya çalışıyorum. Mezarlığın köşesinde
kuzeye doğru HACIOĞLAN DERESİ ni gösteren tabela bulunmakta. Elimizdeki haritalara göre
uzunca bir süre asfalt yoldan yürümemiz gerekiyor. Bu da bize biraz
sevimsiz geliyor. Diğer seçenek otostopla HACIOĞLAN a varmak. Ancak
benim haritadan gördüğüm kadar ile ikisi aynı yer değil gibi ?? diğer
yandan rotadan da ayrılmak istemiyoruz. Sonuç olarak asfalta aldırış
etmeden yürümeye karar veriyoruz. Bir yandan yürürken diğer
yandan karşıdan çakan şimşekleri seyrediyoruz. Doğrudan yağmurun
içine gidiyoruz … Ancak düşündüğümüz gibi olmuyor. Yaz yağmuru
çabuk geçiyor ve hava tekrar aralanıyor. Aslında yola çıkmadan önceki
en büyük kaygımız havanın yağışlı olacağı ve yürüyüşümüzün
çok da randımanlı geçmeyeceğine ilişkindi. Yola çıkmadan önce
baktığımız hava durumu raporlarının tamamı sağanak yağış
veriyordu. Şansımızı zorlayarak çıktığımız bu yolculukta hemen
hemen hiç yoğun sağanak yağışa yakalanmamakta ayrıca büyük şanstı. Yolumuz köyün içinden gelen
dereyi takip ediyor. Otomobilin dahi gidebileceği bir toprak yol. Yaklaşık
50 dakika daha yürüdükten sonra bir ÇEŞMENİN yanına varıyoruz.
Oldukça
yorulmuş durumdayız. Hedefimiz SUSUZ yaylası. İmamın dediğine göre
orada su da varmış. !!! Biraz su içip dinleniyoruz.
Bulunduğumuz yerde BİRKAÇ TANE DE EV var. Derin bir vadinin içinde yürümekteyiz.
Hava da tekrar kapatmaya başlıyor. Yaklaşık 1 saat daha aynı toprak
yoldan yürüyoruz. Yolumuz dereye aşağı doğru gidiyor. Ama bu inişe
sevinemiyoruz. Zira yol kuzeye doğru ve iniş gidiyor ama asıl rota güneyde
kaldı ve güneyimizde koca bir duvar şeklinde dağ var ve muhtemelen
biz bu dağı geçmez zorunda kalacağız…. Vadinin içinden toprak yoldan
yürümeye devam ediyoruz. Sağımızda dere akmaya devam ediyor. Sol
tarafta bir çeşme hortumu görüyoruz. Bir su kaynağından su almışlar.
Bu kaynaktan da su içiyoruz. Yaklaşık 500 mt. daha yürüyünce bir düzlük
ve burada eski bir ev görüyoruz. Eve doğru yöneliyoruz. Tekrar başlayan
yağmur ve yorgunluğumuz mola verme zamanı geldiğini bize söylüyor.
Üstelik içme suyunun ve bolca asma üzümünün bulunması da ayrı
bir güzellik. Evin çatısının altına çadırımızı
kuruyoruz. Biraz üzüm yiyoruz. Titiz arkadaşım Orhan suyu bulmuşken
duş almadan yapamıyor. Kaynağa geri yürüyüp bir güzel yıkanıyoruz.
Derin bir vadinin içindeyiz. Yukarılardan uzaklardan ezan sezleri
geliyor. Biraz daha çevrede dolaşıyorum. Burada beni şaşırtan bir
şey buluyorum: Antep fıstığı ağacı. Üstelik üstü fıstık
dolu. Henüz tam olgunlaşmamışlar ama yine de bolca taze fıstık
yiyorum. Yediğimiz üzümler de karnımızı
doyurdu gibi. Ama biz yine de Sarıbelen’deki kadınların verdiği
lokmaları da yemekten kendimizi alamıyoruz. Çayımızı da içtikten
sonra güzel bir uyku çekiyoruz. Sığınmış olduğumuz saçak altı
bizi gece yağan yağmurdan koruyor. Sabahın ilk ışıkları ile
yola koyuluyoruz. Bu yolculuğumuzda yemek işi için hiç zaman harcamıyoruz
desek yeridir. Şu üzüm kadar büyük nimet yok. Hem su hem şeker… Köye sırtımızı dönerek,
sağa içeriye, güneydoğu istikametine doğru işaretleri takip etmeye
başlıyoruz. Bu rotayı kullanacak arkadaşlar tam burada çok dikkat
etsinler buradaki arazinin içi çok taşlık olduğu için izleri takip
etmek oldukça zor bu yüzden dikkatli bir şekilde, gündüz gözüyle
yürümenizi ve eğer iz kaybolduğunda da en son ki ize kadar geri dönmenizi
tavsiye ederiz. Çünkü, iz buralardadır deyip işaretleri aramak bize
her seferinde daha çok zaman kaybettirdiği gibi psikolojimizin de
bozulmasına sebep oldu. O yüzden tecrübe ile sabittir siz siz olun ve
her zaman bir önceki işarete dönün ve oradan tekrar iz arayın. Bir önceki gün düşündüklerimiz
gerçek oluyor, inişin çıkışı başlıyor. Hatırı sayılır bir
dik sırtı tırmanmaya başlıyoruz. Yükseldikçe geceyi geçirdiğimiz
vadiyi kuşbakışı seyretme imkanı buluyoruz. Burada bizi hayrete düşüren
ise dağın bu kadar dikinde ve yükseğinde bu dike inat derinlikte açılmış
sarnıçlar oldu. Bu sarnıçlar hala iş görecek kadar sağlam. Yaklaşık
1,5 saatlik dik tırmanıştan sonra bir düzlüğe varıyoruz. Dağın
başında ıssız bir yerde eskiden kullanılan tarla alanları. Burada
bir süre işaretleri kaybediyoruz. Çünkü insan psikolojisi hep doğru
hat şeklinde hareket eder oysa yol tam bu noktada sağ tarafa yani
orman içine doğru dönmesine rağmen insan önündeki düzlükte yol
almak istiyor. Bizi yanıltan diğer unsurda ileriye doğru devam eden
belirgin patika izi oldu. Bu patikayı takip etmeyin. Düzlüğün
ortalarına yakın kısımdan geldiğiniz yöne sırtınızı dönerseniz
ve tarlaları en sağdan takip ederseniz işaretleri bulursunuz. Yolumuz
tarlalardan sonra yine çalılık alana giriyor. Ama artık önümüzde
işaretlerimiz var… 30-45 dakikalık bir yürüyüşle
Susuz denilen yere geliyoruz. Burada bir tane terk edilmiş ev ve ahır
var. Burayı geçtikten hemen sonra büyükçe su havuzu yanında
asmaları ve bizim gibi mevsiminde gitmişseniz bolca üzüm bulacağınız
bir düzlük dolayısıyla ideal kamp yerini göreceksiniz. Biraz daha
ilerleyince bir ev daha var. Gökçeören’de
konuştuğumuz imam burada bolca suyun olduğunu söylemişti.
Cate in kitabında da suyun olduğu yazıyordu.
Burada büyükçe bir çınar ve çınarın altında yüksekçe
bir sedir yapılmış. SU VAR ANCAK DAMLA ŞEKLİNDE AKIYOR VE İÇİLEBİLECEK
DURUMDA DEĞİL. Tekrar yola koyuluyoruz.
Bundan sonraki durağımız Phellos antik kenti. Zaman zaman çalıların
arasından, zaman zaman toprak yollardan devam eden yolumuz, kocaman bir
çanağın sağ sırtından yürümeye benziyor. Bu nedenle ağaçlardan
boşluk bulunan zamanlarda/yerlerde oldukça uzak yerleri seyretme fırsatı
yakalıyoruz. Susuz”dan yaklaşık 2
saatlik bir yürüme sonrası Phellos’u gösteren Likya yolu tabelalarına
ulaşıyoruz.
Bu noktada da güzel bir düzlük var ama su kaynağı yok. İzlerden gördüğümüz
kadarıyla birçok kişi bu bölgeyi kamp için tercih etmiş. 30 dakika
sonra da antik kente ulaşıyoruz. Burası oldukça yüksek bir tepenin
üzerine kurulu bir antik kent. Altta Çukurbağ köyü, devamından
onun ovası ve uzaklarda Antiphellos yani KAŞ’ın adaları görünmekte… Çevreyi seyredip biraz fotoğraf
çekiyoruz. Her zaman olduğu gibi o zamanın koşullarında böyle bir
kayalık alanın üzerine yapılmış yapılar, sarnıçlar, lahitler
bizi büyülüyor. Burası kayalık bir alan ama kayalar oyularak
lahitler yapılmış.
Kısacası
anlatılmaz bir etkileyiciliği olan bir yer. Burada yol boyunca da kısmı
devam eden sağanak daha da şiddetleniyor belki de yolculuğumuz
boyunca en şiddetli yağmuru tam bu noktada ve lahitlerin içine sığınarak
geçiriyoruz. Lahitlerin dışı kadar içi de bizleri büyülüyor.
Burası bu noktadan ibaret değil lahitlerin olduğu bu noktadan ayrıldıktan
sonra yol sizi aşağıya doğru götürse de ara sapaklardan sola doğru
gittiğinizde sizi tekrar hayrete düşürecek bir alana çıkacaksınız
düzleştirilmiş bir kayalık alan ve bu kayalıktaki derin sarnıçlar
görülmeye değer. Phellos’tan sonra dik bir
iniş bizi bekliyor. Çukurbağ
Köyüne doğru inişe geçiyoruz. Yaklaşık 45 dakika sonra köyün
girişine geliyoruz. KÖYE
ULAŞTIĞIMIZ NOKTADA ÇEŞME VAR. Burada suları dolduruyoruz. Köyde
CAFE VE BENZERİ MEKANLAR VAR. Bir çay içsek mi diye düşünerek yürümeye
devam ediyoruz. Çevrede restore edilmiş taş evler gözümüze ilişiyor.
Bu köy dışarıdan gelenler (yabancılar) tarafından rağbet gören
bir yere benziyor. Arada karşılaştığımız köylüler bizimle
ilgilenmiyorlar, bir kısmı selam veriyor o kadar. Yürüyerek ana yola
kadar ulaşıyoruz. Susuzda karşılaştığımız yürüyüşçü arkadaşlar, bundan sonrasını yürümememizi, gereksiz bir yol olduğunu anlatmışlardı bize. Üstelik yolun asfalt yola paralel gittiğini söylemişlerdi. Biz de acaba araba ile gitsek mi diye düşünmeye başladık. Zira oldukça uzun bir yol gelmiş durumdayız. Bugün bayramın 1. günü.
Yol üstünde, Gökçeören’den buraya bayramlaşmaya gelmiş olan çocuklarla
karşılaşıyoruz. Kaş’a giden araçları soruyoruz. Bir süre sonra
beklediğimiz minübüs geliyor. Yaklaşık günde 3-4 kez araç karşılıklı
olarak Kaş’a gidip geliyormuş. Şoföre yolu soruyoruz. Ancak
araç yolu ile yürüyüş yolunun pek de paralel olmadığını
hissediyoruz. Şansımızı yürümekten yana kullanıyoruz. Zira benim
daha önce yapmış olduğum araştırmalara göre, Kaş’ı yükseklerden
seyreden bir yerlere ulaşmamız gerekiyor. Arkadaşım Orhan’ı da
yorgun olmasına rağmen bu manzaraya değer diyerek ikna ediyorum.
Az önce inmiş olduğumuz
Phellos’un bulunduğu tepe arkamızda kalarak yükseklerden seyrettiğimiz
ovada yürümeye başlıyoruz. Yolumuz tarlaların arasında geçiyor.
Bir ara işaretleri kaybetsek de bahçeleri çevreleyen taşların üzerinde
buluyor ve yola devam ediyoruz. Buralarda tabelasında SANAT GALERİSİ
olduğu yazan yerler de var. Buraları geçtikten sonra yol bir müddet
taş zeminli geniş bir yoldan devam ediyor. İşaretleri dikkatli takip
edin yol tam bir tarlanın duvarının hemen yanından sola doğru dönüyor
ve buradan devam ediyor. Daha sonra önünüzde kocaman bir düzlükle
karşılaşıyorsunuz. Arazinin toprak rengi kırmızı
sanki özel boya atılmış gibi ve zemin özel tesfiye edilmişçesine
düz. 1,5 saat sonra tahmin ettiğimiz tepeye varıyoruz. Burada birkaç
sarnıç bulunmakta. Kaşı ve adaları seyretmek için mükemmel bir
yer. Kaş ve Meis adasını kuşbakışı izleyebileceğiniz en güzel
nokta. Yağmur yine yüzünü gösteriyor.
Tepemizdeki bulutlar bizi biraz ıslatsa da yaratmış olduğu ışık
oyunları bu ıslaklığımızı çabuk unutturuyor.
Artık devam etme vakti deyip
yola koyuluyoruz ama sol tarafımızda dik kayalık ve ilk bakışta
yolun bu kayalıktan olabileceği insanın aklına gelmiyor ama yol tam
da bu kayalığın dibinden devam ediyor. Likyalılar tarafından
kayalar oyularak yapılmış merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başlarken
yukarıda yüzünü gösteren yağmur giderek artmaya başlıyor. Nereye
sığınırız derken 100 mt. aşağımızda güzel bir kovuk olduğunu
görüp başımızı sokuyoruz. Hiciv yapmak için değil sadece başımız
ıslanmayacak kadar bir kovuk oysa ayaklarımız dışarıda ve yağmur
üzerlerine yağsa da ayakkabılarımızın denenmişliği bizi bu
konuda ürkütmüyor. Bu kovuğu bulduğumuz için şanslı olduğumuzu
düşünüyoruz ve şansımıza gülüyoruz. Oysa birazdan yağmur
etkisini kaybedip yola koyulduğumuzda 50 mt. aşağıda kocaman bir in
görüyoruz. Az önce sevindiğimiz için üzülüyoruz. İnsanoğlu işte
ne yaparsınız. Daha iyisini bulunca hemen az önce sizi kurtaranı
lanetliyorsunuz. Bundan sonrası Kaş’a kadar dik inişle geçiyor.
Yaklaşık 30 dakikalık dik bir inişle Kaş tan Gökçeören’e giden
yol ayrımına iniyoruz. Asfalttan yürümek her zaman
olduğu gibi bize zulüm geliyor. Yolun aralarında bulunan alanları
dikine inerek mesafeyi azaltıyoruz. Evlerin arasına vardığımızda
yol üstünde bulduğumuz çeşmede elimizi yüzümüzü yıkıyor biraz
rahatlıyoruz. Niyetimiz burada bir pansiyon bulup duş almak, imkan
olursa gece biraz içip rahatlamak. Bu düşüncelerle Kaş’ın
içinde dolaşmaya başlıyoruz. Arkadaşım Orhan yorgunluktan sıkılmış
durumda. Bense benden 10 kat daha dayanıklı olan arkadaşım haline şaşırmakla
meşgulüm. Kentin içinde turlamaya devam ediyoruz. Pansiyonların
bulunduğu bölgeyi sorup öğreniyoruz. Limana doğru yüzünüzü döndüğünüzde
limana inen büyük bir cadde bulunmakta, onun sağ tarafında bulunan
alanda pansiyonlar var. Pansiyonları dolaşmaya başlıyoruz.
Çoğu yüzümüze bile bakmıyor. Kapıdan bacadan (kimisinin
resepsiyonu binanın en üst katında aslında burası kendilerinin yaşam
alanı ve sokakta hareket edenleri mobese kamerasi gibi izleyip
kendilerine gelenleri kabul edip etmemek için kullandıkları bi gözlem
noktası) oda yok demekle yetiniyor. Hele sonuncusu Orhan’ı çıldırmaya
yetiyor. Resepsiyondaki bayan eşime sorayım diyor, karşıdan sorulan
soruya cevaben 2 erkek diye cevap veriyor, kadın bize dönerek yerimiz
yokmuş diyor. Alın size Türk turizmi anlayışı. Misafirperverlik mi
dediniz? Bunu bu yolculuk boyunca çok ama çok az yaşadık ve bu ülkenin
turizm bölgesinde gerisini siz düşünün. Yaklaşık 40-50 dakikadır
kent içinde dolaşmaktayız. Üstelik yağmur da yağmakta. Ama adamlar
ya erkek olduğumuz için, ya da üzerimizde bulunan kıyafet ve eşyalardan
ötürü bize yer vermiyorlar. Aslında meselenin kıyafet ve görüntü
olmadığının çok daha ileri derecede ilkel bir düşünce olduğunun
farkındayız ama kendimize bahane üretiyoruz. Yoksa kıyafetlerimizin
normal olduğunu tüm fotoğraf karelerinde de görebilirsiniz. Karşımızdakileri
suçlamadan önce aslında bizde mi bişeyler var? bunu anlamaya çalışsak
da nedenlerini çok ama çok iyi biliyoruz. Çünkü bu ülkede büyümüş
insanlarız. Belki bize ne kadar da ön yargılısınız canım bayram
boş oda yoktur diyebilirsiniz. Boş pansiyon aramak için pansiyonların
bulunduğu bölgeye giderken ana cadde üzerinde pansiyon anutculuğu
yapan kişiler var. Tesadüf bu ya ara sokaklardaki bir pansiyona girip
yer sorduğumuzda resepsiyondaki bayan (annem yaşında) oğluma sorayım
diyor telefon ediyor ve az önce sokakta müşteri bulmaya çalışan o
… vatandaş geliyor ve bizi görünce yer yok diyor. Kim önyargılı
acaba! Buda aynı zamanda turizm eğitimi almış bizleri çıldırtmaya
yetiyor. Bu saatten sonra yer verseniz de biz kalmayız diyerek kendi
kendimize kapris yapıyoruz. Ne de olsa evimiz sırtımızda… Yiyecek
bir şeyler alıp hava kararmadan kamp kuracak bir yerler bulalım diye
düşünüyoruz. Bu arada sinirler gergin özellikle Orhan, Neron moduna
geçmiş keşke yağmur olmasa işim daha kolay olurdu diyor. Tansaş'tan alışveriş yapıp
fırından da ekmeğimizi aldıktan sonra kent içinde yer aramaya başlıyoruz.
Ama kısa sürede bunun mantıklı olmadığına, bir sonraki parkura doğru
yürümeye karar veriyoruz. Zira kitaplara göre bu parkur Kaşın
denize girilebilen sahili Küçük Çakılın yanından geçmekte. Biz de belki deniz kenarında
kamp atabiliriz umuduyla devam ediyoruz. O yorgunluğun ve gerginliğin
üzerine asfalttan yürümek çekilmese de Gerçekten de güzel bir geçe
geçiriyoruz. Sığındığımız eski tesis gece çiseleyen yağmurdan
da rüzgardan da bizi koruyor. Sabah, karşıda bulunan tesislerin
tuvaletlerini de kullanıyoruz. Ama bir kez Kaş esnafına kıl olduk
ya, burada denize girmeyi bile düşünmeden yürümeye başlıyoruz. Kaşın içinden limana yüzümüzü
döndüğümüzde sağdan devam eden yoldan Büyük Çakıl plajına
giden yola girerek buraya ulaşmış idik. Şimdi de aynı asfalt yolda
işaretleri takip ederek güneydoğu istikametine doğru devam
ediyoruz… 500 mt. sonra evlerin arasında gece sesini duyduğumuz
camiyi buluyoruz. Caminin yanından devam eden yol bir süre sonra
toprak yola, daha sonra da patikaya dönüşüyor.
1
saat kadar yürüdükten sonra Kaşın en güzel yeri olduğunu düşündüğümüz
LİMANAĞZI’nı tepeden görmeye başlıyoruz. İnsanlar sabahın ilk
saatleri olmasına rağmen teknelerinden denize giriyor. Biz
de artık denize girmenin zamanı geldi diyerek hızla aşağıya doğru
yöneliyoruz. Oldukça dik bir inişten sonra, kaya mezarlarının yanından
geçerek Limanağzı sahiline iniyoruz. Oldukça güzel ve küçük bir
koy burası. Sahilde bir iki tesis bulunmakta. Sahilin başında bulunan
ilk TESİSTE duraklıyoruz. Henüz kumsalda kimsecikler yok. Çantalarımızı bırakıp
denize girmek ve DUŞU kullanıp kullanamayacağımızı sorduğumuzda,
‘ben kimseden akan suya para almam, isterseniz bir şeyler yer içersiniz’
cevabını alınca daha da bir mutlu oluyoruz. Hemen soyunup denize atlıyoruz.
Bu
seneki yürüyüşümüzde hedefi yüksek tuttuk. Amacımız 5 günde
Üçağız’a hatta onun daha ilerisinde bulunan Demre’ye (Myra antik
kenti) ulaşmak. Zira Demre’den sonra yol dağlara doğru yükseliyor…
O nedenle oldukça hızlı yürüyoruz. Bu da yoruyor tabii. Yaklaşık 1 saatlik yüzme
molasının üzerine bir de duş bizi iyice rahatlatıyor. Bize insan
gibi davranan arkadaşın restaurantına yöneliyoruz. İskele üzeri hoş
bir yer burası. Çaylar ve melemenimiz gelirken, arkadaşın eşi ile
sohbet ediyoruz. Buraya yalnızca Deniz yolu ile veya yürüyerek
geliniyormuş. Kendilerine ait tekne ile Kaş’a gidip müşterileri
buraya taşıyorlar. Şemsiye ve şezlong parası da istemiyorlar yalnızca
yiyip içtiğinin parasını ödüyorsun. Doğrusuya bu kadarı da bizi
şaşırtıyor. Kendilerine ait iki adet
BUNGALOV varmış fiyatı kişi başı 45 TL. imiş (kahvaltı dahil değil)
Keşke bilseydik de Kaşta zaman harcayacağımıza gece burada
konaklayabiseymişiz diye hayıflanıyoruz… Gerçekten çok güzel ve
bakir bir yer burası. Yolcu yolunda gerek diyerek
saat 12 gibi toparlanıp yeniden yürüyüşe geçiyoruz. Yol inmiş
olduğumuz sahilin hemen başından sola içeri girerek devam ediyor.
Biz de bu güzel dakikaların üzerine oldukça pozitif enerji depolamanın
keyfi ile sohbete dalıyoruz. Yaklaşık 15-20 dakikalık yükselişten
sonra tarlaların bulunduğu bir alana varıyoruz.
İşaretler karşıya tarlaların içerisine doğru devam ediyor
gibi. Ama eski. Derken sola doğru ilerleyen işaretleri görünce
bulduk diye sevinip bunları takip etmeye başlıyoruz. Tekrar
yükseliyoruz. Yol yavaş yavaş KAŞ istikametine dönüyor. Oysa tersi
yöne gitmemiz gerekiyor. Bir yandan çalıların arasından yürüyüp
bir yandan yolun nasıl geri döneceğini anlamaya çalışıyoruz. Yürürken
arada sol tarafta denize bakan tepelerde bulunan gözetleme kuleleri
dikkatimizi çekiyor. 40-50 dakika yürüdükten sonra iyice Kaş tarafına
yaklaştığımızı fark ediyoruz. Bu işte bir yanlışlık var
diyerek kitapları açıyoruz. Türkçe kitapta bir bilgi yok. Ama bu
sene yanımızda Cate’in kitabı da var. Ona bakınca durum ortaya çıkıyor.
Kaş’tan Limanağzı’na gelen alternatif bir rota daha varmış. Biz
yanlışlıkla gidiş yönü diye buraya girmiş ve aslında Kaşa geri
dönmekte imişiz. Bir yandan uyandığımıza sevinerek bir yandan
salaklığımıza ve Türkçe kitaba küfür ederek aynı yolu geri yürüyoruz.
Eski dediğimiz işaretlerin civarında yani tırmanışa başladığımız
tarlaların içinde Üçağız tarafına giden işaretleri buluyoruz. Tarlaların arasından yeniden
yürümeye başlıyoruz. Oldukça fazla vakit kaybetmiş durumdayız.(yaklaşık
1,5 saat) Türkçe kitaba göre denize girmek için acele etmemiz
gerekiyormuş. Zira önümüzde güzel koylar var mış. Biz de liman ağzı
faslını bu nedenle kısa kesmiştik. Kaybettiğimiz zaman şimdi
oralardan olan haklarımızdan çaldı diye üzgünüz. Arada bir yerde
mola vermek de zor zira muhtemelen su yok. Yapacak bir şey yok yürüyüşe
devam. Yolumuz, Limanağzı’na sırtınız
döndüğünde dümdüz gidecek şekilde tarlaların arasından devam
ediyor. Bir süre sonra zeytinliklerin arasına girip çıkıyor. Hatta
bu noktada işaretler zeytinliğin içinde ama zeytinlik sahibi burayı
çitlemiş mecburen çiti aralayıp yola devam ediyoruz. Normal şartlarda
Cate bu işaretleri yaparken asla ekili alanların içinden ilerlemediğini
artık öğrendik. Burada bi yanlışlık var mı? diye düşünüyoruz
ama yanlışlık bu çiti çeken kişi de Cate de değil. Neden mi? çünkü
çitler yeni yani işaretlemeden sonra yapılmış ve görünürde burayı
geçmek için başka bir yol yok. Burası kullanılmak zorunda. Buna
benzer bi tabloyu Phellos inişinde de görmüştük. Sonrasında da göreceğimizi
nereden bilebiliriz ki. Yolu kaybetmeden ilerlemeye çalışırken ses
duyar gibi olduk. Karşıdan bayan ağırlıklı kalabalık bir yürüyüş
ekibi geliyor, ellerinde yarım litrelik pet sulardan başka bir şey
yok. Biz onlara imreniyoruz ne güzel eşyasız yürüyorlar diye, onlar
da vay be adamlara bak kamplı dolaşıyor diye bize imreniyor… Bir süre sonra yol sahili sırttan takip eden kayalıkların üzerine çıkıyor. Ancak, bunlara kaya mı? bıçak mı? desek derken jilette karar kıldık. Çizgi filmlerdeki peynirler gibi delikli taşlar, oldukça sivri ve ayakkabıları kesen taşlar. Eğer iyi bir bota sahip değilseniz yolun bundan sonrası size çok büyük problemler yaratabilir. Karşıdan kitaplarda Çoban
koyu olarak yazılı koylar görünüyor, koylarda tekneler demirlemiş
durumda. Denize doğru ise Meis adası gözükmekte. Manzarayı seyrederek yürümek
istesek de yürümekten çok keklik misali sekiyoruz kayaların üzerinde… Türkçe kitapta denize
girebilirsin diye yazılmış ola koydan denize girmek imkansız gibi.
Zira jilet gibi kayaların üzerinden girmeniz gerecek. Üstelik giriş
kısmı, sahil pet şişe, cam ve poşetten geçilmiyor. Bu kadar bakir
bir yer ve bu kadar çok çöp insanı üzüyor doğrusu. Yürümeye devam ediyoruz. İkinci
koydan sonra yolumuz tekrar içerilere giriyor. Bir iniş bir çıkış,
bir orman içi, bir deniz kenarı kayalık olacak şekilde saatlerce yürüyoruz.
Sağ tarafımız deniz sol tarafımız dağın sırtı. Ancak, kayalar
canımıza okumuş durumda. Bir yandan suyumuz da azalıyor. Karşıdan
iki turist geliyor. Günübirlik Kaştan,
Uluburun’a yürümüşler ve geri dönüyorlar. Ama belli ki
onlar da oldukça hırpalanmışlar. Üstelik burada su olduğu yazmasına
rağmen su da bulamamışlar. Bu bilgiler bizim canımızı sıkıyor.
Limanağzı’nda yolu şaşırmamız çok ama çok zaman kaybına yol açtığı
gibi öğlenin en sıcağında güneşin altında yürümek zorunda kalıyoruz
ve de su tüketimimiz iki katına çıkıyor. Bu şartlar altında
ilerlemeye devam ediyoruz. Sanki başka alternatif varmış gibi. Saat 15.45 gibi Uluburun görünüyor.
Burada
da tekneler var. Bodrum müzesinde bulunan dünyanın en eski batık
gemisi bu koyda çıkartılmış. Çalışmalar esnasında arkeologlar için
yapılmış olan binalar da hala ayakta, ama çatıları uçmuş
durumda. Uzaktan binalar da
görünmekte… Sahile varıyoruz, su olursa
burada kalabiliriz diye düşünüyoruz. Hem de belki denize gireriz
diye ümitleniyoruz. Neden mi Türkçe kaynaklarda denize girmeye acele
etmeyin bol bol mekanınız olacak yazıyor ya biz de yazılana inanıyoruz.
Sahilde biraz dolaşıyoruz. Bir SARNIÇ buluyoruz. Sarnıç da SU VAR
AMA SUYU DIŞARI ÇIKARMAK ZOR. Ama olayı çabuk çözüyoruz. Kenarda
bulunan (saklanmış vaziyette) ipli bidonu buluyoruz. Bunun içine taş
koyarak yapınca su almaya başarıyoruz. Susadığımız için birazcıkta
olsa içiyoruz. Ama su pek içilecek gibi değil. Biz de serinlemek için
yıkanıyoruz. Hava çok sıcak. Deniz de girilecek gibi değil. Diğer
yerlerde olduğu gibi burası da keskin kayalıklarla dolu. Üstelik
sahil kirli. Teknelerden su satın alma fikri aklımıza geliyor.
Cengaver arkadaşım Orhan yüzerek tekneye kadar gidip su satın alıyor.
Yüzerken eli taşa çarpıyor ve kesiliyor. Teknedekiler su için para
almak istemiyorlar. Bize buz tutmuş iki şişe su veriyorlar. Suyu
bulunca biraz rahatlıyoruz. Kaş’a kadar olan yollarda
su bulmuştuk hep. Ayrıca, üzüm de vardı su ihtiyacımızı karşılayan.
Ama Limanağzı’ndan sonra bunların hiçbirini bulmak mümkün olmadı.
Kitaplara göre önümüzdeki periyot da aynı. Sarnıcı sağınıza alıp
Sahile sırtınızı döndüğünüzde, soldan yukarı zeytinliklerin içine
doğru işaretleri buluyoruz.
Yavaş
yavaş yükselmeye başlıyoruz. İn çık in çık üstelik jilet gibi
kayalar benim de sinirlerim bozulmuş durumda… Ama yapacak bir şey
yok. Yola devam. Akşam olmadan KILIÇLI köyüne ulaşmaya çalışıyoruz
Zira su yine bitecek gibi Yolumuz bir tepelere tırmanıyor
bir sahile iniyor. Bir ara KARABELEN Mevkiine geliyoruz. Burada 4 TANE
EV bulunmakta. Bu evlerde SU bulmak mümkün diye yazıyordu kitaplar.
Ayrıca yollarda ağaçlara koli bantları ile yapıştırılmış
notlar görmüştük. Yine onlardan bir tanesine rastlıyoruz. İngilizce
olarak yukarıdaki evde su bulabilirsiniz yazıyordu… Ancak yanımızdaki
sular şimdilik yeterli olduğundan biz o durağı pas geçiyoruz. Yolumuz tekrar sahile iniyor.
Yol dağlık alanda arada sırada zeytinliklerin içinden geçiyor. Taş,
zeytin ve çalıdan başka
bir yaşam izi yok. Sağ tarafımız ise deniz ve aralarda görünen küçük
ada manzaraları ile devam ediyor.Ama doğrusu ya pek keyif alamıyoruz.
Ben bir ara havlu atıp yeter, şuracığa kamp kuralım desem de Orhan
“devam” diyor. Yolumuz yeniden KILIÇLI köyüne
doğru tırmanışa geçiyor. Kitaplarda yazan gözetleme kulelerini
uzaktan görüyoruz. Ama yanına gitmeye takatimiz yok. Pas geçiyoruz.
Bir süre sonra birkaç hayvan barınağı görüyoruz. Biraz moralimiz
düzeliyor. Köye yaklaştık sanıyoruz. Ama da 40-50 dakikalık yürüyüş
sonunda traktör yolu ile beraber Likya Yolu tabelasına ulaşıyoruz.
Saat 20.00 olmuş durumda. Azimle gece karanlığında alışkanlığımızı
devam ettirip tabela altında fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyoruz. Uzaktan köyün evleri ve köpek
sesleri geliyor. Karanlıkta işaret falan da görünmüyor. Ama
muhtemel yol bu yoldur diye yürümeye devam ediyoruz. Bir yandan da işaret
görmeye uğraşıyoruz. 1- Köyün içine kadar gidip
insanlarla tanışsak mı, yoksa eğer bu ev uygunsa burada kamp atsak mı
diyoruz. Tabii ki ikinci fikir ağır basıyor. Dışarıdan içinde
insan olmadığı belli olan evin bahçesine giriyoruz. KAPININ YANINDAKİ
MUSLUK dikkatimizi çekiyor. Hemen SUYA yöneliyoruz, suyun akıyor
olması bizim için en büyük nimet oluyor. 3 gündür yanımızda taşıdığımız
trangia’yı ilk kez kullanıyoruz. Yanımızdaki hazır çorbaları
suya katıp içiyoruz. Ardından bir de keyif çayı yapıyoruz. Suyu
bulan Orhan her zaman olduğu gibi duşunu almayı ihmal etmiyor. Yola
çıktığımız günden bu güne kadar daha duş almadığı gün yok
titiz arkadaşımın. Normal şartlarda akşamları dışarıda değil yıkanmak
durunca üşüdüğümüzü düşününce çokta mantıklı gelmiyor ama
adam takmış kafaya bi kere. Kıyafetlerimizin bir kısmını da hazır
su bulmuşken yıkamayı ihmal etmiyoruz. Çadırımızı da saçak altına
kurunca yağması muhtemel yağmura karşı da kendimizi sağlama almış
oluyoruz. Sabahın ilk ışıkları ile
uyanıyoruz. Köyden sesler geliyor. Bir şeyler atıştırıp toparlanıyoruz
hemen. Kitaplara göre bu köyde Apollania antik kenti var, Köyün içine
doğru yürümeye başlıyoruz. Köyün girişindeki birkaç evi geçtikten
sonra, yaklaşık 700-800 mt. yürüdükten sonra sağ doğru toprak
yolda Likya yolu tabelasını ve işaretleri buluyoruz.
İşaretleri kaybetmiş olan bizleri iyice sevindiren bir durum oluyor
bu. Bir bu kadar daha yürüyünce antik
kentin girişine geliyoruz. Apollonia pek çok antik kent gibi dağın
tepesine kurulmuş bir kent. Yani tırmanmanız gerekiyor. Ama bu sefer
uyanık davranıyoruz. Kitaplara ve haritalara özellikle de Cate’in
kitabına bakıyoruz. Kentten sonra yolun yine aşağıdan devam edeceğini
anlıyoruz. Çantaları çalıların arasına koyunca kuş gibi
hafifliyoruz. O gazla kendimizi dağa vuruyoruz. İşaretleri
kaybediyoruz ama kentin kalıntıları karşımızda olduğu için önemsemiyoruz.
İzlere bakılırsa başkaları da bizim gibi yapmış. Zira her taraf
patika. Kenti dolaşıyoruz. Oldukça
geniş bir kent. İçinde Roma kilisesi kalıntısı da var. Surların
arkasına tırmanınca kuzey cephedeki lahitler görünüyor. Güney batıya
doğru bakınca bir önceki gün yürüdüğümüz yollar görünüyor. Güneydoğu ise yürüyeceğimiz
yollar... Çantaları tekrar sırtımıza
almak keyifli olmasa da yapacak bir şey yok. Tekrar yola düşüyoruz.
Toprak yoldan yürümeye devam ediyoruz. Bir süre sonra zeytinliklerin
içine giriyor yol. Tarlaların arasından yarım saat yürüdükten
sonra küçük bir antik binanın yanına varıyor yolumuz.
Asfalta paralel tarların arasından bir süre gittikten sonra
tekrar çalıların ve zeytinliklerin arasına giriyor yol. İnişli çıkışlı
1,5 saat yürüdükten sonra uzaktan Aparlai ve… Yarımadası görünmeye
başlıyor. Yolumuzun üstünde birkaç
sarnıca denk gelsek de SU YOK. Tepelerden aşağı çok da dik olmayan
bir eğimle sahile doğru iniyoruz. Yaklaşık 1,5 saat sonra
Aparlai’nin yukarısında bulunan tarlalara ve terk edilmiş evlere
geliyoruz. Antik kent görünüyor.
Kentin içinden geçerek sahile doğru iniyoruz. Burası oldukça
dar uzun bir koy. Bu nedenle su göl suyu gibi yem yeşil. Sahilde kamp
kurmuş gençleri görüyoruz. Daha ileride duran ve tesis olduğu anlaşılan
binaya doğru gidiyoruz. Sedirlerin üzerinde oturan
insanlar arasında hareketlenme oluyor. Hello, pansiyon??? Selam verip
sohbete koyuluyoruz. Buraya yalnızca deniz yolu ile geliniyormuş. Ulu
burunda Purple pansiyon Saat 14.30 olmuş durumda.
Bize burada kalmayı öneriyorlar. Ama biz erken bitirirsek bize madalya
verecekler ya biz o yüzden durmuyoruz. Deniz de pek girilebilecek gibi
gelmiyor. Birer şişe SU SATIN ALIP yürümeye devam diyoruz.
Hedefimizde Üçağız’ın altında bulunan Kale var. Bulunduğumuz yer Kapıdağ
yarım adasının küçük bir hali gibi. Bilmeyenler için söyleyeyim
mantar şeklinde. Mantarın sapının iki yanı deniz. Biz yarım adaya
yüzünüzü döndüğünüzde sağ tarafta kalan kısma ulaşmıştık.
Şimdi sola doğru gidiyoruz. Tarlaların arasında geçerek diğer koya
ulaşıyoruz. Burada oldukça fazla tekne demirlemiş durumda.
Daha önce Üçağız’a/Kekova
geldiğimizde, merkezde denize girilmediğini, tekne ile adalara gitmek
gerektiğini bize söylemişlerdi. Demek ki buralara kadar geliniyor muş
diye düşündük. Bu ikinci koyda işaretleri
kaybediyoruz. Her taraf işaret dolu ve işaretler sizi tesise götürüyor.
Yani ortalık sahte işaret dolu. Turizmci uyanıklığı bu olsa gerek.
Nihayet, koyu sağ karşı tarafınıza aldığınızda yürüyebileceğiniz
işaretleri buluyoruz. Tekrar inişli çıkışlı yürüyüşümüz başlıyor. Burada da Üçağız’dan günübirlik
gelen yürüyüşçülerle karşılaşıyoruz. Kısa sohbetlerden sonra
yola devam ediyoruz Yaklaşık 1 saatlik yürüyüşten
sonra düz bir alana geliyoruz. Burada ağaçlardan keçiboynuzu
toplayan köylülerle karşılaşıyoruz. Biraz daha devam edince bir taş
üzerine yapıştırılmış İngilizce not gözümüze ilişiyor. “
Burada kamp kurmayın, çılgın avcılar biz içinde iken çadırlarımızın
üzerine doğru ateş etti” yazıyordu. Bazen deniz kenarından, bazen
iç kısımlardan devam eden yolumuz yine deniz kenarına iniyor. Karşıdan
Üçağız köyü görünmeye başlıyor. Deniz kenarında kayaların
arasından denize akan tatlı su dikkatimizi çekiyor. İçmeyi
deniyoruz ama tuzlu su ile karışıyor. Bu noktaya kadar hep Türkçe
kitaplardan edindiğimiz denize girmek için acele etmeyin çok güzel
yerler göreceksiniz ifadelerinin tam bir düzmece olduğunu anlıyoruz.
Denize girmek için hatta kamp yapmak için en ideal yer Limanağzı, eğer
karadaki atıkların arasından denize girerim diyorsanız Çoban koyu
ve bize göre son nokta burası. Zaten bu noktadan itibaren resmen jilet
taşlardan oluşmuş bir kıyı şeridinde yürüyorsunuz. Teknik olarak
bu taşların üzerinden denize girmek bile bile kendinizi yaralamanıza
yol açar. O yüzden, denizden faydalanmak isteyenler için en ideal yer
Limanağzı’dır. Bu noktadan sonra hem kamp hem de yüzerek batık
kenti görmek için Apollania’dır. Sonrasında zaten Üçağız’a
geliyorsunuz. Zaten burada genel olarak kıyıdan denize girilmediğini
hemen hemen herkes bilir. Son yarım saatlik yürüyüşle
Üçağız’ın ilk evlerine ulaşıyoruz. Tam köye vardık dediğimiz
anda yine işaretleri kaybediyoruz. Çalıların içerisinde biraz
debeleniyoruz. Meğer yol iki evin arasından geçiyor muş… Sonunda
sahilden Üçağız’a giriyoruz. İlk evin balkonunda oturan çocuk
hemen tekne ister misiniz?, kalacak yer ister misiniz? diye soruyor,
biraz ilerliyoruz, solda ucuz pansiyon var diye bağırıyor birisi,
fiyat soruyoruz 35 TL. ODA
KAHVALTI deniyor. Karşıdaki bakkaldan birer
dondurma ile kendimizi ödüllendirmek istiyoruz. Hem de Antalya
istikametine giden araç var mı? diye sormak istiyoruz. Zira yolculuğumuzu
burada bitirmeye karar vermiş bulunmaktayız. Bayram dönüşü olması
nedeni ile ve bir önceki sene bilet bulamadığımızı düşünerek
Antalya üzeri dönüşün daha kolay olacağını düşünüyoruz.
Ancak ne yazık ki saat 17.00 olmasına rağmen araç kalmamış.
Dondurma alırken denk geldiğimiz balıkçının bizi Demre’ye bırakabileceğini
söylüyorlar. Balıkçı da kabul edince çantaları arabaya yüklüyoruz.
Dondurmalar elimizde araba hareket ediyor. Balıkçı, bu bölgeye beş yıl
önce gezmek için geldiğini Adanalı olduğunu ve bu bölgede balık
ticareti yapan olmadığından ayrıca bölgeyi sevdiğinden bu işe başladığını
anlatıyor. Aynı zamanda Demre’de balık restaurantı işleten
birisi. Düşünebiliyor musunuz? yaşamı deniz ile bütünleşmiş bir
bölge de balıkçı ve balık ticaretiyle uğraşan birileri yok. Bu
nasıl bir ironidir. Çevre hakkında bize bilgiler vererek yaklaşık
yarım saatte bizi Demre otogarına kadar götürüyor. Para almak
istemese de biz zorla da olsa paramızı veriyoruz. Demre’ye gidiş yolu üzerinde
bulunan ve son anda yürümekten vazgeçtiğimiz son bir günlük
parkurumuzu da görüyoruz. Kale – Çayağzı arasını yani… Demre otogarına vardıktan 10 dakika sonra Fethiye-Kalkan-Kaş dan gelen Antalya otobüsüne biniyoruz.
|
|
|