|
LİKYA
YOLU
Yol
ve yolculuk…
Hayat
bir yolsa eğer bizlerde bu yolcuyuzdur. Herkesin bir yol ve yolculuk hikayesi
vardır elbette. Ama Likya Yolu gibi uzun soluklu yolculuklar genellikle ütopya
olarak kalır insanın yüreğinde. Konuşmaya başladığımızda da hep
nedenlerimizi sıralarız. Nedenleri, NEDEN olarak görmeyen ve bu yolculuğa çıkmak
isteyenlerin daha zevkli bir yolculuk yapmalarına katkıda bulunmak için
deneyimlerimizi paylaşmak istedik. Çünkü, yola çıkmadan önce araştırdığımız
ve bize rehberlik edeceğini düşündüğümüz bilgilerin gerçeklerle pekte
bağdaşmadığını gördük.
Hazırlık…
Her
yolculuk ön hazırlıkla başlar. Ön hazırlık süreci de kişinin kişisel
özelliklerine göre değişir. O yüzden, yanınıza mutlaka şunu alın, bunu
almayın demek yerine yazı içerisinde okuduklarınızdan yola çıkarak kendi
ön hazırlıklarınızı yapmanızı tavsiye ederiz. Doğa’yı seven ve
maceracı bir ruhla hareket eden herkes bu yolu tamamlayabilir. Sadece, kişi
kendi yükü ve ara dinlemelerle 6-8 saat yürüyebilme gücüne sahip olsun.
Yola
çıkma zamanı…
26
Eylül 2008 Cuma günü akşam saat 21.00 otobüsü ile Bursa otogarından
Fethiye’ye hareket ettik.
Otobüs,
Balıkesir-İzmir-Aydın-Muğla güzergahından gidiyor. Diğer seçenek olarak
tanımlanan yayla yolu, yani Kütahya-Afyon-Burdur üzeri giden otobüsler yaz
aylarında faaliyet gösteriyormuş.
Sabah
saat 8.00 civarı Fethiye’ye vardık.
Sabah
Fethiye otogarında çorbalarımızı içtik. Daha sonra otogar civarında
bulunan marketlerden alışveriş yaptık. Burada yolculukta bize gerekecek ve
en önemli ihtiyacımız olan SU aldık. Eğer çok fazla su tüketmiyorsanız
kişi başı
1.5 litre
su yeterli olur. Ancak, biz araştırma bilgilerimize göre yolda su yok mantığı
ile kişi başı
3 litre
su aldık ve yükümüze yük kattık. Yola çıkmadan önce yol boyunca tüketeceğimiz
yiyeceklerimizi temin edip çantalarımıza koymuştuk. Bu konuda da abartıyla
hareket ettiğimizi şöyle ifade edelim, yolculuk tamamlandığında hiç açılmamış
yiyeceklerimiz:
1 kg
eski kaşar, 500 gr. bulgur, 500 gr.
tarhana, 500 gr. makarna, 500 gr. kuruyemiş, 3 paket yulaflı bisküvi, 500 gr.çokokrem.
Allah gözünü doyursun derler adamaJ.
Not:
Fethiye otogarın hemen bitişiğinden bulunan Carrefour Express, saat
09.00’da açılmaktadır.
Alış-veriş
ihtiyaçlarını giderdikten sonra yürüyüşün başlangıç noktası olan
Ovacık’a gitmenin yolunu araştırdık : Ovacık, Hisarönü ve Ölüdeniz
yolu üzerinde bulunmakta. Bu nedenle otogar civarından, hatta Carrefour’un
önünden Hisarönü minübisüne bindik.
Okyanus
yayınlarından çıkmış olan LİKYA YOLU kitabından öğrenmiş olduğumuz
üzere Likya yolu başlangıcı OVACIK. Biz de bu nedenle dolmuş şoförüne
bizi Ovacıkta bırak dedik. Adam da bizi Ovacık girişinde bıraktı. Oysa,
Likya yolu giriş noktası Ovacık çıkışında, Hisarönü kavşağının
hemen altında başlıyor. Bu da yaklaşık 3 km. yolu erken inmek anlamına
geliyor. Ovacık girişinde indikten sonra tam karşımızda bulunan benzin
istasyonuna gidip Likya yolu hakkında bilgi alalım diyoruz ama orada
bulunanlar bize kutup ayısı muamelesi gösteriyor ve kendi kendimize hareket
etmenin en mantıklı yol olduğunu anlıyoruz. Hele Türkçe konuşunca şaşırıp
bizim Türk olduğumuza inanmayan eblek surat ifadeleriyle bakmaları bize acaba
turistlere nasıl bakıyorlar sorusunu iki kere düşündürüyor. Aynı bakışlar
ve alaycı konuşmalar ve Türk olduğumuzu anlayınca aynı eblek suratlar,
Ovacık-Hisarönü’ne kadar devam etti. Hatta yol boyunca restaurant çalışanları
ağızlarına sinek kaçmasına aldırmadan ağızlarını aça aça sadece yürüme
eyleminde bulunan bizleri izlemekten kendilerini alamadılar. Kendimizi ülkemizde
yabancı hissettik. Bu ilk olmuyor ama turistik hatta Türkiye’nin en ünlü
turizm bölgesinin gerçek yüzünü görmemiz pekte hoşumuza gitmedi doğrusu.
Planımız
kitapta sunulan rotaları ve gösterilen günlerde yürüyerek Fehtiye-Kaş arasını
10 günde yürümek. Bu nedenle kitapta bize sunulan bazı rotaları da birleştirmenin
bize zaman kazandıracağını düşünüyoruz. Okuduklarımızın dışında
kimseden bilgi alamadığımızdan olsa gerek genel düşüncemiz plan yapmadan
yolun bize müsaade ettiği ve keyfimize uygun gelecek bir zaman ayarlaması ile
yürümek.
Yolun
başlangıcında Likya yolunu gösteren kocaman bir tabela bulunmakta.
 Eğer
minibüsten erken inmemiş olsaydık, tabelanın hemen yanında inebilirmişiz
ancak, buraya kadar yaşadıklarımızı görmezdik diye kendimizi avuttuk.
Tabelanın yanında bizden başka yaklaşık 10 kişilik bir gurup daha yürüyüşe
başlamak için hazırlık yapmakta idi. Ancak
bu grup bizden akıllı. Zira turu düzenleyen
kişiler, yürüyüşçülerin çantalarını arabayla parkurun sonuna taşıyorlar.
Dolayısı ile boşuna hamallık yapmıyorlar. Bu arkadaşlarla biraz sohbet
ettikten sonra biz bu yüklerle anca gideriz diyerek yola koyuluyoruz.
Kırmızı-Beyazlı
Günler…
Ovacık
çıkışında, Kaya Köy kavşağı civarında, Ölü Denize inerken sol
tarafta bulunan Likya yolu başlangıç tabelasının yanından yola giriş yapıyorsunuz.
 Bundan
sonra KIRMIZI-BEYAZ çizgili günleriniz başlıyor.
Yol
inceden bir patika ile başlıyor. Sağ tarafınızda Ölü Deniz’in harika
manzarası ile yürümeye başlıyorsunuz.

oniki
saatlik otobüs yolculuğunun hemen sonrası yürüyüşe başladığımızdan
her tarafımız uyuşmuş durumda. Bu nedenle öncelikle hafif tempoda yürümek
istiyoruz. Yaklaşık 2 saatlik orta tempolu bir yürüyüşten sonra Kozaağaç
Köyü girişine yaklaşıyoruz. Karşımıza ilk çıkan taştan evler oluyor. 
Mevcut kayalık alan traşlanmış, doğanın içine edilmiş ve oraya o
villalar koyulmuş. (Bizde doğanın içine etmek denilice ağaç kesmek anlaşılır.
Börtü böcek, yerdeki ot ve çiçek bir doğa parçası değilmiş gibi görülür
her nedense. Ama korkmayın burada ağaç kesilmemiş sanırım. Çünkü ağaçlık
bir alan değil.)
Bizim
yürüyüş yaptığımız gün hava kapalı olduğundan, yamaç paraşütçüleri
Babadağ’ın zirvesinden atlayış yapamıyorlardı. Bu nedenle paraşütçüler
ikinci atlama noktası ve eğitim noktası olan Kozaağaç Köyüne gelerek
buradan atlayış yapıyorlardı.
Buradan
.Kozaağaç Köyünün içine geliyoruz. Yolda, köyden ERSAN (0536 632 90 70)
ile karşılaşıyoruz. Sağolsun bize paraşütçüler ve evler hakkındaki
bilgiyi de o veriyor. Köyün içinde çeşme var. Sularımızı dolduruyoruz.
Burada
yeni bir parantez açmanın zamanı geliyor: Yolculuğa başlamadan önce LİKYA
YOLU hakkında internette yazılı ne kadar bilgi varsa hepsini okumuş durumdayız.
Ancak bize bu yazıyı yazdıran neden de o yazılarda aradığımızı bulamamış
olmamız ve yolculuğumuzu 3. saatinde bu köyde bulduğumuz su oluyor... Oysa
birçok kaynak su yok dediği ve bizde inanma durumunda olduğumuz için duş
alacak kadar suyu çantamızda taşıdık Likya yolu boyunca.
Tüm
sitelerde yürüyen insanlar kuşları böcekleri, manzarayı ya da köylü
Ahmet’i, Mehmet’i anlatmış oysa yürüyüş notu olarak yazılan bu yazıların
hiç birinde nerede kalınır, ne yenir, nerede su vardır, nerede ekmek
bulunur. Ne kadar aralıklarla bakkala rastlanır vs. bu konuda hiç de sağlıklı
bilgilere ulaşamadık. Bu nedenle kişi başı 3’er litre su taşıyarak yürüyüşümüzü
yaptık ki bu da insanın aklına yürüyüş mü? yapıyoruz hamallık mı?
fikrini getiriyor. O nedenle, biz de yazımızda bu konulara özellikle değineceğiz
ki yükünüz hafif yürüyüşünüz keyifli olsun.
Sonuç
olarak, bir ton ekmek ve su alarak başladığımız yolculuğumuz sonunda almış
olduğumuz suları boşuna taşıdığımızı geçte olsa anlamış oluyoruz.
Bu
arada Ovacıktan Kozaağaç köyüne kadar olan yolunuz çok dik olmamakla
birlikte çıkış şeklinde gerçekleşiyor. Kozaağaç Köyünden Faralya’ya
kadar olan kısım ise çok dik olmayan iniş şeklinde.
Ersan
bize Kozaağaç Köyünü anlatıyor. Ona sitelerde okumuş olduğumuz, deprem
sonucu kapandığı söylenen gölü soruyoruz. Babadağ’dan gelmiş olan
heyelan halen görülebilmekte, bize orayı gösteriyor.

Bu arada yürüdüğümüz tarih Ekim ayı başı. Bu nedenle çevrede bolca üzüm
var. Ersan, bize üzüm ikram
ediyor. Yorgun kişilerin yiyebileceği en iyi yemek, hem sulu hem tatlı. Bir
salkım üzüm size bir öğün anlamına gelebiliyor. Bu durumda taşımakta
olduğunuz yiyeceklerin de boşuna taşınmakta olduğu düşüncesi geliyor aklımıza.
O yüzden çok yiyecek taşımak doğru bir yaklaşım değil.
Gelelim
yürüyüş hikayemize... hızla yola devam ediyoruz. Çünkü, kitapta ilk gün
parkuru, Ovacık-Faralya
arası olarak açıklanıyor. Faralya ise Kelebekler Vadisi üzerinde kurulmuş
olan bir köy. Biz ise aynı gün Kelebekler Vadisine de inerek zaman kazanmak
derdindeyiz.
Kaynaklardan
okuduğumuza göre, Faralya’da George House diye pansiyon var, bunu önünden
de aşağıya Kelebekler Vadisi’ne iniliyor. Biz de geceyi belki bu pansiyonda
geçiririz düşüncesi ile hem de giriş noktası bilgisi olduğundan buraya
ulaşmaya çalışıyoruz.
Sıkı
bir yürüyüşle akşama doğru Faralya’ya varıyoruz. 
Hava kararmadan Kelebekler Vadisine inmek istiyoruz. Diğer yandan hava
kararmaya başlıyor ve rüzgar esiyor.
Faralya’dan
Kabak Koyuna devam eden yolun üstünde sol tarafta bir köy camii var, bunun
karşı tarafından aşağı doğru indiğinizde George House’un önüne dolayısı
ile Kelebekler Vadisinin girişine ulaşabilirsiniz.

Yürüyüşümüzün
başlangıcında, Likya Yolu girişinde tanıştığımız grubun, bugünkü yürüyüşü
burada yani George House’da bitireceğini ve gece burada konaklayacaklarını
bu arkadaşlardan öğrenmiş idik. Biz de Kelebekler Vadisine inmeyi planladığımızdan,
dönüşte hava kararacağını, dolayısı ile çadır kurmak yerine tesiste
kalmayı, en azından yemek işi ile uğraşmamak için akşam yemeğini tesiste
yemeyi planlamıştık. Ayrıca, akşama gelecek olan diğer arkadaşlarla da
sohbet edip yol konusunda bilgi alabiliriz diye düşünmüştük. Zira bu
gurubun başındaki arkadaşlar profesyonel olarak bu işi yapmaktalar…
Sora
sora George House buluyoruz. Tesise girmeden tesisin arka tarafında bulunan düzlüğe
yöneliyoruz. George House yamaçta konumlandırılmış bungolov tipi
barakalardan oluşmakta. Bu barakaların sırt noktasında bir düzlük var.
Burası aynı zamanda Kelebekler Vadisinin de giriş noktası. Kelebekler
Vadisine inmek istiyorsanız bu alana gelmek zorundasınız. Çünkü, patika
olarak başka yol yok. Hava kararmadan aşağıya inmek ve nasıl olsa bu geceyi
burada geçireceğiz bilinciyle etrafla çok ilgilenmeden hemen aşağıya inmek
istiyoruz. Çünkü, iniş yaklaşık 30-45 dk. arasında sürüyor, bunun birde
çıkışı var. Oraya kadar gitmişken de yüzeriz diye içimizden geçiriyoruz.
Hamakta dinlenip kitap okuyan turistlerle kısa bir sohbetten sonra, ağaç gölgesine
çantalarımızı bırakarak ve yanımıza şortlarımızı da alarak Kelebekler
Vadisi patikasına yöneliyoruz. Tam yürümeye başlayacakken yanımıza bir
bey geliyor. Burada mı konaklamayı düşünüyorsunuz? diye soruyor. Evet
dememiz üzerine “burada kalamazsınız” cevabını alıyoruz. Nedenini
sorunca burası bizim (George House’un) diyor. Biz de burada büyük bir boş
arazi (tarla değil) var, neden yer yok diye soruyoruz.
Gerçek
Likya Yolu bilgileri: İlk ders…
George
House‘un sahibine, “yerin çok olduğunu, akşama burada konaklayacak grubun
en fazla 5-10 çadır kurabileceğini daha en az 30 çadırlık yerin olduğunu”
söylüyoruz… Cevaben “size burada yer yok” diyerek bizi tersliyor… Biz
daha fazla uzatmayalım ve keyfimiz kaçmasın diye arkadaşa tamam diyoruz…
Bir yandan da Kelebekler Vadisine inmeyi hedeflediğimizden daha fazla zaman
kaybetmek istemiyoruz. Çantaları
burada bırakıp bırakamayacağımızı soruyoruz. Bize cevap bile vermeden
arkasını dönüp gidiyor. Oysa, bulunduğumuz arazinin gerçekten kendisine
ait olup olmadığı bile şaibeli bir yer aslında. Tüm bu olup bitenleri
oradaki turistler meraklı gözlerle izliyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlar.
Çantaları orada bırakarak vadi girişine yöneliyoruz. 
O
arada, tamamen karizmatik !!! uzun
saçlı bi arkadaş aşağıdan/vadiden geliyor. Kendisine selam verip yolu
soruyoruz, “iyi
dağcı değilseniz inmeyin, yol çok zor, ben iyi dağcı olduğum için çıktım”
şeklinde bize tavsiyede!!! bulunuyor.
Biz
iyi dağcı mıyız? bilmeyiz ama inmek istiyoruz ve inişe başlıyoruz. Yol, yüksüz
inilmesi mantıklı olan bir yol. Hele Kelebekler Vadisinde kalmayacaksanız çantanızı
aşağıya indirmenin bir anlamı yok. Biz de böyle yapıyoruz, diğer yandan
Kelebekler Vadisinde yaşadıklarımız da çantasız inmenin ne kadar doğru
bir iş olduğunu bir kez daha teyit ediyor...
Vadiye
iniş gerçekten biraz zor. Ama yola sabit ipler döşenmiş, bir elinizle
bunlara tutunabiliyorsunuz. Diğer yandan tutamak ve basamaklar da kırmızı
boya ile boyanmış, zaman zaman 90 derece diklikte inmek durumunda kalsak da
bize fazla zorlu gelmiyor. Kaya tırmanmayı
biraz bilen, en azından 3 nokta
kuralından haberi olan herkesin bu yolu inebileceğini düşünmekteyiz.

Yaklaşık,
45 dakikalık bir inişten sonra Kelebekler Vadisine varıyoruz. Sabahtan beri sırtımızda
ağır bir çantayla yürüdükten sonra, yüksüz yürüyüş sanki hiç yürümüyormuşuz
şeklinde gerçekleşiyor bizim için.
Sahile
gelmeden bahçeler var.

Ve karşınıza şöyle yazılar çıkıyor: “burası özel mülktür, paralıdır...
“ biz devam edip sahile ulaşıyoruz. Sahilde birkaç çadır var. Ayrıca,
barakalar deniz kenarına vardığımızda denizin oldukça dalgalı olduğunu görüyoruz. 
Cengaver yüzücü arkadaşım Orhan denize girmeyi düşünüyorsa da terli
olduğumuzu ve rüzgarı hatırlatarak onun keyfini kaçırıyorum. O da yüzmekten
vazgeçiyor. Zaten saat de çok fazla ilerlemiş durumda. Bir de bu yolun dönüşünün
olduğunu düşünürsek elimizi çabuk tutmakta fayda var diye düşünüyoruz…
Sahilde
biraz uzanıp yorgunluk atmaya, ortamın tadına varmaya çalışıyoruz.

O an elinde makbuzla Vadi’nin işletmecisi olduğunu söyleyen bir arkadaş çıkıp
geliyor. Bize kalacak mısınız? diye soru yöneltiyor. Zira gecelik kişi başı
25 TL para alıyorlarmış. Bu parayı kendi çadırınızda kalsanız bile ödemek
zorundasınız. Arkadaşa sahillerin/kıyların kamu malı olduğunu anlatmaya
çalışıyoruz. Bu arada, yoldaşım Bülent avukat olduğunu söylemeden,
hangi yasal dayanakla bu şekilde hareket ettiğini soruyor ama pek de gerekli
ve keyifli bir konu olmadığından sözü kısa tutup, biraz dinlendikten sonra
geri döneceğimizi söyleyerek muhabbeti sonluyoruz.
Geldiğimiz
hızda tekrar geri dönüyoruz. George House vardığımızda hava kararmak üzere.
Çok acele bir şekilde çadır kurmak için yer ayarlamamız gerekmekte. Aslında,
aşağıya inip yukarı gelene kadar içten içe birbirimize pek hissettirmemeye
çalışsakta bu konu ve yaşananlar beynimizi kemiriyor ve ne olup bittiğini
anlamaya çalışıyoruz. Ülkemizin en yüksek dağlarına çıkmış,
defalarca bu ve benzer ortamlarda bulunmuş kişiler olarak, ilk defa bu türden
bir muamele görüyoruz. Üstelik bunu kendini turizmci olarak niteleyen ya da
meslek olarak turizmle ilgilenen bir kişi yapıyor.
Yaklaşık
40-45 dakika sonra çantalarımızın yanına varıyoruz. Sabah tanıştığımız
grup da gelmiş ve çadır kurma hazırlıkları içerisindeler. Onlarla selamlaşıp
günün değerlendirmesini yapıyoruz. Grubun çantalarını arabayla taşıyan
ve yaşça daha ihtiyar duran arkadaşlar, vadiye inmeden önce biz ile George
House sahibi arasında geçen tatsız diyalogu görmüş, onu soruyor, anlatıyoruz.
Bize aslında bu kişinin iyi biri olduğunu, bu hareketine anlam veremediğini
söylüyor. Biz kalma niyetinde olmadığımızı söylememize rağmen biraz da
ortamı ve bizi yatıştırmak adına, gitmeyin diye bize ısrar ediyorlar. Bu güzel
insanları kırmayalım derken, bu kişilerden biri biz farkında olmadan tekrar
gidip bizi tersleyen arkadaşla konuşmuş. Döndüğünde bize bir yanlış
anlamanın olduğunu orada kalabileceğimizi söylüyor. Ben de bu diyaloglar üzerine
daha fazla uzatmamak adına, çadır yeri parası ödemek için tekrar bahsi geçen
kişinin yanına gidiyorum. Bir yandan parayı sorarken bir yandan da 2 saat önce
yaşanan konu tekrar açılıyor ve tartışma tekrar alevleniyor. Sonuç
olarak, bu arkadaş dağın başında sanki yer yokmuş da bize lütufta
bulunuyormuş gibi, “kalıyorsanız kalın,
kalmıyorsanız da çekin gidin, dırdır etmeyin, yeter artık, sizinle uğraşamam”
diyerek bizi bir kez daha tersliyor. Anlıyoruz ki biraz daha orada durursak
kavga çıkacak.
İki
Turizm Meslek Lisesi mezunu, ORHAN ve BEN, bu güzel !!! diyaloglardan sonra
oradan ayrılarak çadır yeri için arayışa geçiyoruz. George House’un
hemen yanından giden yolu takip edip 400 mt. sonra bulduğumuz ilk düzlükte
çadırımızı kuruyoruz. Geceyi burada geçiriyoruz.
Faralya
yeni adıyla Uzunyurt’da -yukarıda anlattıklarımızdan sonra kalır mısınız
bilmem ama- konaklama için pansiyonlar var. Ayrıca, buraya Ölüdeniz den
arabayla ulaşma imkanı da var. Ölüdeniz’de denize yüzünüzü döndüğünüzde,
sola sahilden gidebileceğiniz tek yol sizi önce Faralya’ya ordan da devamla
az sonra anlatacağımız Kabak Koyuna gidiyor. Bu köyde bakkal yok. Ama su
var.
Sabah
kahvaltımızı yaptıktan sonraki hedef Kabak Koyu. Kitaba göre ikinci parkur
Faralya-Kabak. Oysa, mesafelere göre biraz zamanı boşa harcamak olacak gibi görünüyor.
Biz de elimizi çabuk tutmaya karar veriyoruz. Zira Kabak’a erken varmayı,
orada denize girmeyi, çok beğenirsek günü orada tamamlamayı, aksi halde
kitaba göre 3’üncü parkur olan Kabak-Sdiyma arası olan parkurun Kabak-Alınca
arasını yürüyerek zamandan kazanmak düşüncesindeyiz.
Köyün
(faralya) camisinin varlığı tuvaletin de varlığı anlamına geliyor. Burada
ihtiyaçları giderdikten sonra saat 09.00 gibi Kabak’a doğru yola
koyuluyoruz. 
Faralya
(Uzunyurt) camiini solunuza alarak yaklaşık 500 mt. (mesafede yanılabilirim)
sola yukarı patikanın girişini (kırmızı beyaz çizgileri) görebilirsiniz.

Bu noktada çizgiler biraz silik, dikkatli olmakta fayda var. Buradan yavaş
yavaş yükselen bir diklikle yükselen ikinci gün yürüyüşüne başlıyoruz.
Orman içerisinden bir süre ilerledikten sonra Kelebekler Vadisinin derin
duvarları görünüyor. 
Yaklaşık
1 saatlik yürüyüş sonunda arkamıza baktığımızda bir önceki gün yürümüş
olduğumuz yolların büyük bir kısmı görünmekte. Diğer yandan yürürken
arkanızda kalan manzara oldukça güzel olduğundan arada bir dinlenip arkaya
bakmakta fayda var. Yaklaşık 3,5-4 saatlik bir yürüyüş ile Kabak Koyuna
varıyoruz.

Gerçek
Likya Yolu bilgileri: ders iki…
Kabak
Koyu, Aslında Uzunyurt/Faralya Köyünün bir mahallesi. Burada mahallenin içine
ulaştığınız yerde çeşme var. Sularınızı doldurabilirsiniz. Dolayısı
ile belki yukarı yazmak gerekirdi ama Faralya’dan çıkışta yaklaşık dört
saatlik su almanız yeterli.
Çeşmeye
sırtınızı döndüğünüzde, sağ köşede tüm sitelerde ismi geçen
Mama’s House’u görebilirsiniz. Burada bir çay ve gözleme molası
verilebilir.
Kabak
Koyu ise mevsime göre yüzme molası vermek için oldukça güzel bir yer.
Hatta keyifli bir yürüyüş yapıyorsanız sahilde bir gün geçirmek dahi mümkün.
Denize,
Mama’s House’un yanından girilen bir yol ile yaklaşık 15-20 dakikada
iniliyor. Oldukça dik bir yol olduğunu hatırlatmakta fayda var. Sahilde ufak
tefek çadır ve benzeri tesisler var. Ancak, su ve benzeri şeyler alacağınız
bir yer yok. Bu nedenle alışverişi yukarıdan mahalle içinde bulunan
bakkaldan yapmakta fayda var…
Kabak
Koyu, Mama’s House, yüzme, bakkal, su kavramları geçmişken bir
dipnot düşmekte fayda var :
Biz
Kabak’a vardığımızda yolumuzun üzerinde bulunan çeşmeyi gördük. Hemen
suya yöneldik. O arada, yanımızda bulunan yerin sitelerde ismi geçen
Mama’s House olduğunu fark ettik. Bahçede oturan bayan’a yola çıkmadan
önce araştırdığımız sitelerde bu mahallede bakkal bulunduğunu ve bakkalı
nereden bulabileceğimizi sorduk. Ancak, bize bakkalı göstermemek için epeyce
direndi: Ne lazım, ne alacaksınız vs gibi sorular üzerine “ekmek
lazım” diyince “ben size gözleme
yapayım”, bizde “olmaz”
diyince “bende de ekmek de var” (meğer lavaş ekmek miş) gibi laflar
üzerine biz pes ederek bayandan lavaş alıyoruz. (fiyatı çok pahalı değil
ama harekete ne dersiniz bilmem) Sonra bize tesisinde kalmayı öneriyor. Biz çadır
taşıdığımızı ve kalacak olsak bile sahilde kalabileceğimizi söylüyoruz.
Ancak, bayan ısrarcı, netice olarak biz çantaları da alarak aşağı inmeye
karar veriyoruz. …
İnişi
anlatmadan önce,… aşağı hareketten önce son bir kez daha su almayı düşünüyoruz
ve şişeleri dolduralım diye düşünüyoruz. İşte o anda yeni bir şey görüyoruz,
çeşmeye sırtınızı dönünce sol tarafınızda algida dolapları, yani diğer
deyişle bakkal durmakta. İlk bu noktaya vardığımızda hem yorgunluk hem de
teyzenin bizi lafa tutmasıyla bunu görememişik. Sizin anlayacağınız,
herkesin internet sitesinde ve kitaplarda yardımsever, insan tatlısı vs. diye
methiyeler düzdüğü bizim teyze 15 mt. ilerisindeki bakkalın yerini bize söylemedi.
İniş
faslına geri dönelim… biz teyzenin hareketinden huylanınca çantaları da
alarak yola koyuluyoruz. Ama oldukça dik bir iniş. Bu kadar yükle inmek bir
eziyet. Diğer yandan yola devam etmek için iki seçenek var, ya Kabak sahilden
denizi arkanıza alarak sağ sırtı takip ederek gideceğiniz yol ki Mama’s
hiç tavsiye etmedi ya da tekrar Mama’s House un yanından geriye dönerek üst
patikadan takip edeceğiniz ve bizim de yürüdüğümüz ikinci yol. Bu ikinci
seçeneği uygulayacaksanız çantaları aşağı indirmenin bir anlamı yok.
Biraz
gecikmeli olsa da jeton düşüyor ve nasıl olsa gece burada kalmayız, biraz yüzdükten
sonra Alınca’ya devam ederiz böylece bir parkur daha kazanırız düşüncesinde
olduğumuzdan çantaları ve ayakkabılarımızı yolumuzun üzerinde bulunan
bir tarlaya bırakıyoruz. Şortları ve sandaletleri giyip oldukça hafiflemiş
olarak sahile iniyoruz.
Sahile
inişte çadırdan yapılmış tesisler görüyoruz. İnternet sitelerinden gördüğümüz
kadarı ile yoga, meditasyon vb. şeyler öğreten tesisler bulunuyormuş bölgede.
Ancak, öyle arabayla rahat gidilen, yolu olan yerler değil buralar. Yalnız, dört
çeker tabir edilen araçlarla bu noktaya -sahile- gidilebilir. Gerçi bu da ayrı
bir tartışma konusu olur. Doğanın içinde doğal olmayan unsurlar…
Kabak’ın
yaklaşık 400 mt. uzunluğunda, kum çakıl karışık bir sahili bulunuyor.
Sahilde su dahi bulacağınız tesis yok. Ancak, denize girip güneşlenmek için
oldukça güzel bir yer. İster bir gün konaklayın, ister yola devam edecek
olun, Likya yolunda mutlaka uğranılması gereken bir durak diye düşünüyoruz.
Kabak
koyunda bir önceki gün tanıştığımız gurupla yeniden karşılaşıyoruz.
Grup rehberi konumundaki arkadaş akşama Kabak’ta konaklayacaklarını söylüyor.
Biz yola devam niyetimizden bahsedince, bir önceki gün yaşadıklarımızı da
bildiğinden bizi uyarıyor. Alınca’da iki ayrı tesis bulunduğunu (
bungalov evler) Derviş ve Bayram adında kişilere ait olduğunu, ama bildiği
kadarı ile Bayram’ın çadır kurulmasına izin vermediğini bu nedenle
dikkatli olmamızı bize söylüyor.
Biz
bir yanda turizmci kimliğimiz, bir yanda dağcı ve insan kimliğimiz, bir
yandan yola başlamadan önce internetten okuduklarımız birbirine girmiş
karmaşık duygularla arkadaşlardan ayrılıyoruz
Kabak
koyunun masmavi sularında yüzmek bize iyi geliyor. O sıcakta yüzmek, günü
resetleyip her şeye yeniden başlamak gibi oldu bizim için. Biraz da güneşlendikten
sonra tekrar yola koyuluyoruz. Oldukça dik bir çıkıştan sonra çantalarımıza
ulaşıyoruz. Tekrar yürüyüş kıyafetlerimizi giyinip yola koyuluyoruz. Bu
arada biraz da açıkmış durumdayız.
Mama’s
House’un yanına vardığımızda bizim teyze yine bizi karşılıyor. “Ben
size demedim mi çantaları götürmeyin, bak boşuna yoruldunuz, akşama da
burada kalın” diye ısrar ediyor. Sonunda biraz nefeslenip birer gözleme
yemeye karar veriyoruz. Bu arada Mama’s House un çatısından Kabak Koyu
manzarası görülmeye değer. Teyze de bize burayı gösteriyor.

Teyze sürekli konaklamamızı ve yiyecek-içecek almamızı sağlamak için çok
ama çok çaba harcıyor. Belli bi noktadan sonra bu tür muhabbetler insana sıkıcı
geliyor. Kalacak olsak bile artık kalmak istemiyoruz. Birkaç fotoğraftan
sonra sularımızı da doldurarak saat yaklaşık 16.00 gibi Alınca’ya doğru
yola koyuluyoruz.
Kabak’ta
Alınca’ya giden yolu sorduğumuz kişilerden bazıları, hızlı bir yürüyüşle
2 saate; bazıları ise 4 saate yakın bir sürede Alıncaya varabileceğimiz söylüyor.
Biz gözümüzü karartıp yola koyuluyoruz.
Alınca
yolunun girişi biraz karışık gibi. Çünkü, başlangıç köy içinden olduğundan
işaretler biraz kaybolmuş. Mama’s House dan aldığımız tarif üzerine işaretleri
takip ederek patikaya giriyoruz.
Patika
Kabak Koyunun derinliklerini oluşturan vadinin sol tarafındaki sırttan devam
ediyor. Yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. Kaynaklardan okuduğumuz kadarı
ile sahilden yaklaşık 700 mt. yükseklere tırmanmamız gerekecek. 
Köyün
çıkışında, hayvanlarını toplamaya çalışan bir aile ile karşılaşıyoruz.
Karşılaştığımız nokta dik bir yamacın/zeytinliğin iş makineleri ile
traşlanmış ve çevresinin çitlerle çevrilmiş olduğu bir yer. Köylü ile
konuşuyoruz. 3-5 tane keçisi olduğunu ve yanındaki küçük güzel kızını
da bunların geliri ile beslemeye çalıştığını vs. anlatıyor. Çitli
tarlayı sorduğumuzda, zenginin biri burayı almış, herhalde bir otel yapacak
diye cevap veriyor. Denize yürüyerek
en az 40-50 dk. mesafede bulunan, yaklaşık 60 derece eğime sahip dağında başında
bu yer bile rant uğruna talan edilmiş durumda… yürüyüşün birinci gününde
Kozağaç Köyünde gördüğümüz manzaranın bir diğer versiyonunu yaşıyoruz
maalesef. İçimiz burkularak yolumuza devam ediyoruz.
Yolumuz
yavaş yükseliyor. Artık vücut yürümeye alıştığından çok zorlanmıyoruz.
Ancak, bana göre yürüyüşün en dik ve zor kısımlarından biri bu
parkur…
Orman
içinde gezinen keçilerle karşılaşarak yolumuza devam ediyoruz.
Yaklaşık 1,5-2 saatlik yürüyüşten sonra diğer yakadan gelen patika
ile birleşiyoruz. Yukarıdan aşağıya baktığımızda iyi ki diğer yolu
tercih etmemişiz diyoruz. Zira o yol oldukça dik...

Saat
18.00’i geçmiş olmasına rağmen yürüyüşümüz devam etmekte. Kırmızı
beyaz çizgilerden başka rehberimiz olmadığından daha ne kadar yolumuz kaldığını
bilememekteyiz. Yukarıda söylediğim gibi, yolu sorduğumuz yöre insanları
da çelişkili cevaplar veriyorlar. Biz de Kabak’tan yürümeye başladığımızda
yaklaşık saat 18.00 gibi yani hava kararmaya başlamadan Alıncaya varmayı
hedeflemiştik oysa henüz Alınca ortada yok sadece görebildiğimiz yürüdüğümüz
karşı sırt.

Hedefi
tutturamasak da saat 19.00 gibi ormanlık alandan çıkarak Alınca’nın
tarlalarına ulaşıyoruz. Hava kararmış durumda. Köyün içine gidip Faralya
da yaşadığımız tatsızlık tekrarlanır mı? yoksa, ilk gördüğümüz su
kenarına kampı kuralım mı? diye konuşarak yürümeye devam ediyoruz. O
arada, köyün ilk evlerinin ışıkları görünmeye, köpekler havlamaya başlıyor…
Köyün
içine girişte solda bir yamaçta bungalov görüyoruz. Kabakta konuştuğumuz
diğer grubun rehberinin tarifine göre burası
Derviş’in yeridir diye düşünüyoruz… Su bulmak için yürüyüşe
devam ediyoruz. Derken küçük bir boşluğun yanında bulunan bir evin yanına
geliyoruz.
Evin
bahçesinde turist oldukları kıyafetlerinden belli olan bir çift oturmakta…
Buranın “Bayram’ın yeri” olacağını düşünürken bir kız geliyor. “Kalacak yer isteyip istemediğimizi” soruyor hemen. Biz “çadırlarımızın
olduğunu, çadır için yer aradığımızı” söylüyoruz. Kız “çadır
kurdurmadıklarını” söylüyor. “Ama
yine de dayıma bir sorayım” diyerek evin içine gidiyor. Konuşmalar dışardan
duyuluyor: -Çadır kurmak istiyorlarmış,
-Yer yok, neyse dur ben bakayım…
Dışarı
Bayram geliyor. Ona derdimizi anlatıyoruz. Evin önünde kocaman bir boşluk
hatta bu arazi koşullarında meydan sayılır.
Ama “buraya kuramazsınız,
isterseniz şöyle aşağıya kurun” diyerek taraçanın altındaki kısmı
bize işaret ediyor. Bir yandan da “yağmur
yağabilir, isterseniz oda verilim” diye öneride
bulunuyor !!! Ama biz o kadar süre taşımış olduğumuz çadırın faydasını
da görmekte kararlıyız.

Bi
şeyler yer içersek çadır yeri için para istemediklerini bize söylüyor,
Bayram. Biz de çay istiyoruz. Sağ olsunlar bir demlik çay demliyorlar. Çadırı
kurduktan sonra bolca çay içiyoruz. Çayın parasını sorduğumuz da ne
verirsen ver diye rakamı bize bırakıyor. Biz de en azından bir çadır yeri
parası olacak rakamı veriyoruz.
Alınca
aslında Kozaağaç Köyü’nün 10-15 hanelik bir mahallesi. Bu köy Fethiye
Ölü Denizin hemen üstünde. Yürüyüşün birinci günü onun diğer
mahallesi olan Kirme’den geçmiştik. (isim yanlış olabilir) Bu yerleşimlerin
nüfusu düşük olduğundan buralar diğer köyün mahallesi sayılmış. İşin
kötü tarafı köy merkezi aralarında tam anlamı ile yol bulunmuyor.
Alınca,
Yedi Burunlar bölgesine, batı-güney batı istikametine bakıyor. Denizden
yaklaşık 400-500 mt. yükseklikte, oldukça dik bir yamaç üzerine kurulu.
Gece karşımızda bulunan Yunan adalarının ışıkları
hoş bir görüntü oluşturmakta. Sabahın ilk güneşi ile Akdeniz seyri ise
ayrı bir keyif.

Yürüyüşün
ilk gününden beri gözlemlemekte olduğumuz gibi, burası da denize çok dik
inen bir bölge. Deniz kenarında plaj bezeri bir alan da yok. Küçük küçük
koylar bulunmakta. Buralara yaya olarak inmek oldukça zor, kimilerine ise
imkansız. Koyların plajı ise daha ziyade taşlı-çakıllı yapıya sahip.
Alınca’dan
güney istikametine bakınca, Likya yolunun devamı olan Gey Mahallesi görünmekte.
Oraya kadar asfalt otomobil yolu gitmekte. Kuş uçuşu olarak yürüyeceğimiz
yol da görünmekte.
Likya
yolu kitabında (orijinal olmayan da J
, Okyanus Yayınlarından yayınlanmış olan kitaptan bahsediyorum, diğerinin
hikayesini ayrıca anlatacağım) Alınca’dan sonra yola devam için iki ayrı
seçenek sunuluyor: 1. Gey Mahallesi üzerinden güneye devamla Bel’e varmak,
Diğeri ise Gey istikametine doğru, yani güney doğuya, bir süre yürüdükten
sonra sola kuzey doğu istikametine yönelerek
Sydma antik kenti ve oradan tekrar güney batıya yönelerek Bel’e ulaşmak.
Akşam
çaylarımızı içerken bir yandan da Bayram Bey ile sohbet ettik. Köy ve
civarı hakkında bilgiyi de Bayram’dan edindik. Yolun işaretlenmesi sırasında
Cate’in de kendi evinde kaldığını, daha sonra bungalovları yaptığını
anlatıyor bize. Burada sadece yatak hizmeti veriliyor. İsteyene sabah gözleme
türü şeyler de yapılabiliyor. Yazın sıcağı için Bayram’ın evin çatısı
da oldukça güzel ve manzaralı bir kamp yeri olabilir. Bayram oraya birkaç
tahta sedir de yapmış, onları üzerinde de misafirlerin kalmasını sağladığını
söylüyor.

Gelen
misafir sayısına göre gerekirse kendi yattıkları yeri dahi müşterilere bırakarak
insanları dışarıda bırakmamaya çalıştıklarını bize söylüyor.
Gecelik 30TL konaklama ücreti talep ettiklerini anlatıyor.
Sabah
Bayramla sohbetimize devam ediyoruz. Yolu kavramaya çalışıyoruz. Gey
mahallesine kadar olan yol görünüyor. Dolayısı ile oraya yürümenin bir
anlamı kalmıyor bizim için. Zira bilinmezlik sihri bozulmuş durumda. Ancak
GEY in için görünmüyor. Buralara kadar gelmişken orayı da görmek gerek
diye düşünüyoruz.
Diğer
yandan GEY e yürümek yerine acaba SDYMA ya mı yürüsek diye düşünüyoruz.
Zira orada ise antik kent olduğu söyleniyor.
Sonunda
şöyle bir sonuca varıyoruz: Hem zamandan kazanmak, hem her yeri görebilmek,
hem de sırtımızdaki tabir-i caiz ise eşek yükü ile daha fazla yürümemek
için Bayramın arabası ile Önce GEY mahallesine kadar gidip o bölgeyi ve
yolu görmek, sonra yine GEY de SDYMA ya arabayla gitmeye karar veriyoruz.
Alınca
Gey arası yaklaşık 8-10 km, oradan SDYMA ise yaklaşık 15 km. Tüm bu yol için
Bayram bizden 45,00TL taksi ücreti istiyor. Kabul ediyoruz.
Kahvaltıdan
sonra saat 09.00 sıralarından eşyalarımızı araca yükleyerek yola düşüyoruz.
Yolumuz yürüyüş yoluna paralel olarak devam ediyor.10-15 dakika da GEY
mahallesine varıyoruz. Mahalle içerisinde kısa bir tur atıyoruz arabayla.
Sonrasında Bayram bizi GEY muhtarının evine götürüyor, Muhtarın da ismi
Bayram. Muhtar da konaklama hizmeti veriyor. Ancak, burada bungalov yok, evini açıyor
konuklarına. Muhtarın evinde el yapımı turistik halılar da dokunmakta. Daha
yeni boyanmış yün ipler asılı her tarafta.

Biraz fotoğraf çektikten sonra tekrar SDYMA ya doğru yola koyuluyoruz.

Geldiğimiz
yolun bir kısmını tekrar geri dönüyoruz. Sonra kuzeye doğru yöneliyoruz.

Köylerin içerisinden geçerek SDYMA antik kentinin bulunduğu DODURGA
köyüne varıyoruz. Köyün girişinde antik lahitler göze çarpıyor. Tarihle
iç içe yaşayan pek çok yerde olduğu gibi burada da kimi binalarda, tarihi
binalardan sökülen taşların kullanılmış olduğunu görüyoruz. 
Bayram
bizi köyün ortasında bulunan Cami bahçesinin kenarında bırakıyor. Caminin
bahçesinde daha önce pek çok sitede ismini duyduğumuz ve kendisinden övgü
ile bahsedilen İMAM ÖZCAN bey, eşi, kızları ve turist konukları çay içmekteler.

Bizi de davet ediyorlar. Bir çay molasından sonra tarihi kenti gezmeye çıkıyoruz.
İmam Özcan bizim yanımıza köyden iki çocuğu rehber olarak görevlendiriyor. 
Çocukların da yardımı ile tarihi kenti dolaşıyoruz. Turumuz yaklaşık 45
dakika sürüyor. Aslında kent çok büyük değil. Ancak, gördükleriniz
ilginizi çekiyorsa, biraz da fotoğraf çekiyorsanız zaman hızlı geçiyor
demektir.
Antik
kent turumuz yine Caminin yanında son buluyor. Burada imamla tekrar sohbet
ediyor, çay içiyoruz. Hatta bize yemek de öneriyorlar, ancak vaktimiz yok.
Bu
arada Özcan bey de yürüyüşçülere konaklama imkanı sunuyor. Fiyat olarak
da 20-30 TL arası bir şey olacağı kanaatindeyiz. Yolun başından beri tanıştığımız
en konuksever ve en “insan” Özcan bey ve ailesi…
Yürüyüşün
başından beri, gün sonlarında, yürürken giymiş olduğumuz tişört, çorap
gibi kıyafetleri yıkayıp kurumaya bırakıyoruz. Sabah da tekrar aynı kıyafetleri
giyerek yola devam ediyoruz. Bir önceki gece Alınca da yıkadığımız kıyafetler
gece bir miktar yağmur yağdığından kurumamıştı. Biz de SDYMA ya ilk vardığımızda
bunları cami bahçesine sermiş idik. Turumuzun sonunda bu kıyafetler de
kuruduğundan üzerimizi de değiştiriyoruz. Cami avlusunda bulunan çeşmeden
sularımızı da dolduruyoruz.
Rehberimiz
olan çocuklara ve Özcan bey e bir sonraki durak olan Bel’e ne kadar sürede
varabileceğimizi ve orada su olup olmadığını soruyoruz. Su konusunda tam
bilgi veremiyorlar. Yolun ise yaklaşık 3-4 saat süreceği tahminini söylüyorlar.
Biz de BEL den sonra Belceğiz e gitmeyi hedeflediğimizden fazlası ile su alıyoruz.
Ayrılırken
İmam Özcan beye çay parası vermeyi teklif etsek de kabul etmiyor. Onun
yerine, isterseniz gezdiren çocuklara bir şey verin diyor.
Sdyma
da camiye sırtınızı döndüğünüzde soldan yukarı giden taşlı yol ile yürüyüş
maceranız yeniden başlıyor.
 Bir
sonraki hedef Bel ve Belceğiz hatta başarabilirsek Gavurağılı…
Yol,
köyün tarlaları içerisinden devam ediyor. Kısa bir süre sonra işaretleri
kaybediyoruz. Klasik taktik, dağılarak işaret arıyoruz. Yaklaşık 15-20
dakika uğraştıktan sonra buluyoruz. -Gerek yerleşim yerlerinin içinde
gerekse yol çalışması olan yerlerde işaretler silinmiş olabiliyor,
dikkatli olmakta fayda var- Ayrıca, zaman zaman muhabbete kaptırınca işaretler
kaybolabiliyor. Ya da işaretler silinmiş olduğundan yolunuzu
kaybedebiliyorsunuz. Bu nedenle rota süresi hesaplarken bunu da dikkate almakta
fayda var.
Yolumuz
orman içinden tırmanış şeklinde devam ediyor. Yaklaşık 1 saatlik tırmanıştan
sonra ormanın ortasından geçen, daha yeni açıldığı her halinden belli
olan, yaklaşık 15 mt. genişliğinde ancak henüz asfaltlanmamış olan yola
rastlıyoruz. Dağın başında, üstelik doğru dürüst yerleşimin olmadığı
bir yere bu yol neye hizmet yapılmıştır ??? anlamakta zorlanıyoruz.

Yol
ile birlikte işaretleri de tekrar kaybediyoruz.bir süre işaret aranarak
yoldan yürüyoruz. O sırada, BEL’de oturmakta olan bir motosikletli köylü
geliyor. Onunla biraz sohbet ediyoruz. Yanında bulunan çocuğuna, Orhan
getirmiş olduğu bayram şekerlerinden veriyor… Köylü bize yolu takip
ederek Bel’e ulaşabileceğimizi, söylese de biz hem kısa hem de amaç olan
rotayı yürümekte ısrar ediyoruz. Sonrası yine yola devam.
Araç
yoluna bağlandığımız noktadan yukarı doğru yaklaşık 500 mt. yürüyünce
solda kırmızı beyaz çizgilerimizi buluyoruz tekrar. Yaklaşık 30 dakika yürüyüşten
sonra oldukça geniş bir düzlüğe çıkıyoruz. Burada çok fazla arı
kovanları bulunmakta.

Kovanların yanından geçerek yolumuza devam ediyoruz. Artık tırmanış da
son bulmuş durumda. 30 dakika daha yürüdükten sonra tekrar traktör yoluna
ulaşıyoruz yolu takip ederek bir süre sonra BEL’e varıyoruz. 
BEL
yaklaşık 30-40 hanelik bir köy. Burada çay içeceğiniz bir köy kahvesi ya
da bir alışverişi için bir bakkal bulunmamakta/yok.
Yolumuzun
üstünde köyün Camisi var. Burada biraz dinleniyoruz. Caminin temiz
tuvaletinde ihtiyaç gideriyoruz. İçme suyu da var üstelik. Suyu görünce üzülüyoruz.
Çünkü yaklaşık 3-4 saattir sırtımızda su yükü ile yürümüş durumdayız.
Üstelik buradaki suyun tadı SDYMA’dan aldığımızdan daha lezzetli.
Gerek
geçtiğimiz yerlerde, gerek Sdyma da gerekse Bel de çokça sarnıçlar var.
Kurak bölge olduğu için mecbur kalınca içme suyunu buralardan temin
ediyorlarmış. Sdyma’da bize
BEL’de suyun sarnıçlardan temin ediliyor olabileceğini söylemişlerdi…
Camiden
sularımızı doldurduktan sonra yan tarafta bulunan
Gey’e gidişi gösteren LİKYA YOLU tabelasını görüyoruz. Alınca’dan
Gey’e ve oradan da Bel’e devam etseydik yine şu an bulunduğumuz Caminin
yanına varacaktık.
Camiyi
sağ tarafımıza alarak güney doğu istikametine doğru yola devam ediyoruz. Köy
içinde bir kısım insanlar bize HELLO, MONEY diye bağırıyorlar, biz Türkçe
olarak merhaba diyince, çay var gelin çay için şeklinde davetler de alıyoruz.
Ama yaşadıklarımız ile internet sitelerinde anlatılanlar birbirini tutmadığından
davetleri kabul etmeyerek HELLO, MONEY, TURİST şeklinde bağrışmalarla,
selamlaşmalarla yolumuza devam ediyoruz.
Likya
yolunu her yıl 8000 turist yürüyor diye gazete haberi okumuştum. Yerli mi?
yabancı mı? toplamı mı? orasını bilemem. Ancak, şu gördüklerimiz içimizi
burkmuyor dersem yalan olur. İnsanımız kendi
ülkesinden bir vatandaşın Likya yolunu yürüyebileceğini ya da böyle bir
aktivite de bulunabileceğini nedense kabul edemiyor ya da akıl edemiyor…
Bel
köy içinden devam eden yolu –araçların da geçebildiği toprak yol- güneydoğu
istikametine takip ettiğimizde BELÇEĞİZ e varabileceğimizi köylülerden öğreniyoruz.
Yaklaşık
1-1,5 saatlik hafif eğimli bir tırmanıştan sonra BELCEĞİZ e varıyoruz.
Burada 1 tane ev ve içilir su olmayan bir de sarnıç var. Yollarda konuştuğumuz
insanlar buradaki evde yaşlı bir kadının yaşadığını söylemişlerdi.
Ancak, biz bahçede bulunan ineklerden başka bir şey göremedik.

Belceğiz,
tepeden Akdenizi gören, evin önünde taraçalardan oluşan bir tarlası
bulunan orman içinde hoş ve sevimli bir yer. İçme suyu da olsa belki günü
burada bitirmek mantıklı olabilirdi. Ancak biz zamanı daha iktisatlı
kullanmak adına Gavurağılına doğru yola devam etmeyi düşünüyoruz.
Yollardaki
tabelalara göre, SDYMA – BEL arası
8 km
, BEL- BELCEĞİZ arası 4 km, Belceğiz -
Gavurağılı arası
11 km
. ???

Kitaplarda yazılanlar daha da farklı. Bu mesafelere iki nedenle güvenilmemeli
diye düşünüyoruz: Birincisi tabelalarda yazılanlarla, kitaplarda yazılan
mesafeler birbirini çoğunlukla tutmadığından bu rakamlar bize doğru gibi
gelmedi. İkincisi doğru olsa bile eğime ve orman durumuna göre yürüyüş süresi
ve sizi yorma şekli değişmekte.
Denizi
ve evi sağınıza alarak ve geldiğiniz yöne sırtımızı dönerek Gavurağılı
yoluna giriyoruz. Yolumuz orman içinden devam ediyor. Yaklaşık 30-45 dk. arası
orman içi yürüyüşten sonra tekrar Akdenizi gören dik tepelere ulaşıyoruz.
 Oldukça
dik bir tepeden aşağı inişe geçiyoruz. Yolumuz kısa kısa kavislerle dönerek
alçalmakta. Çok dik ve muhtemelen rüzgar alan bir cephe olduğundan fazla ağaç
da yok. Yolumuz sürekli dik eğimli, keskin kayalar üzerinden devam ediyor.
Yaklaşık
2 saatlik bir inişten sonra Gavurağılı’nın üzerine ulaşıyoruz.

Altımızda köyün tarlaları ve evler gözükmekte. Saat yaklaşık 17.30 olmuş
durumda. Fazla gecikmeden köye ulaşıp kamp için uygun alan bulmayı düşünerek
yola devam ediyoruz.
Çıplak
ve küçük kayalarla dolu dik iniş sonunda köyün girişindeki ormanlık
alana varıyoruz. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşle köye giriyoruz.
Oldukça yorulmuş durumdayız. Hemen bir su kaynağı/çeşme bularak yakınına
kamp atma niyetindeyiz. Bir yandan çizgileri takip ederek kendimize kamp yeri
ararken yanımıza bir bayan yaklaşıyor. İngilizce olarak kalacak yer arayıp
aramadığımızı soruyor… Bayan İngiliz’miş, uzun süreden beri bu köyde
kalmakta imiş. Köyün batı tarafından (bizim geldiğimiz yön) doğuya
Patara’ya devam yolun hemen yanında bir evde kalıyormuş. Oldukça büyük
ve bahçeli bir ev. Evini konaklamak isteyenlere kiraya vermeye çalıştığını
(günlük oda kiralama şeklinde) bize
söylüyor. Ancak, biz daha önce de olduğu gibi hamallığını yaptığımız
çadırın semeresini almak istediğimizi kendisine söylüyoruz.
O ana kadar karşılaştığımız Türkler bizden para almaya çalışmış
olmalarına karşın, İngiliz bayan öyle davranmıyor. Hatta bize “buraya
çadır kurmayın, aşağıda deniz kenarında daha güzel yer var, üstelik yakınında
su da var” diyerek o bölgede kamp atılabilecek en güzel yeri de tarif
ediyor. Teşekkür ederek hızla kamp alanına ulaşmaya çalışıyoruz. Zira
hava kararmaya başlıyor.
İngiliz
hanımın evinin önündeki toprak yoldan yürümeye başlıyoruz. Yaklaşık
400-500 mt. yürüyünce sağa aşağı deniz istikametine yol iniyor. Bu yolu
takip ederek sahile ulaşıyoruz. Sahilden 10 mt. yükseklikte bir düzlük var.
Çevredeki çöplerden buranın yoğun olarak kullanılan bir yer olduğu anlaşılmakta.
Hızla çadırımızı kuruyoruz. O arada, hava da kararıyor. Denize girmeyi
bir an aklımızdan geçirsek de sert bir rüzgar ve dalga var. Ayrıca, sahile
iniş eğimli ve kayalık olduğundan
karanlıkta kayma korkusu ile denizden vazgeçiyoruz. Ancak, benim temiz arkadaşım
Orhan yine de deniz suyuyla da olsa duşunu almayı ihmal etmiyor… Yemeğimizi
yiyip biraz sohbetten sonra uyku faslı başlıyor.
Sabahın
ilk ışıkları ile uyanıyoruz. Akşam karanlıkta fark edemediğimiz güzellikleri
görüyoruz.

Kahvaltıdan
sonra çadırı toplayıp tekrar yola koyuluyoruz. Bir önceki gün sahile bağlandığımız
ana yola geri yürüyoruz. Köyün bahçeler içerisine dağılmış evleri çok
hoş görüntüler oluşturuyor. Diğer yandan yolun üst tarafında orman içinde
yeni yapılmakta olan villa benzeri iğrenç binaları görüp biraz tuhaf
duygulara kapılıyoruz…
Akşam
karanlık bastırınca suyu bulamamıştık. Bir yandan suyu, bir yandan kırmızı-beyaz
çizgilerimizi arayarak ana yoldan yürümeye devam ediyoruz. Karşıdan gelen
motosikletli köylüleri durdurarak suyu ve çizgileri soruyoruz. Onlar da yolun
altında kaldığını söyleyerek bize yerini tarif ediyorlar.
Tam
durduğumuz yerde yolumuzun üzerinde gidiş istikametine göre sağ tarafta
eski bir tesis bulunmakta. Uzunca bir süredir kullanılmadığı belli olan, küçük
bungalovlardan, restauranttan oluşan oldukça güzel bir yer. Akşam bulmuş
olsaydık çadıra bile gerek kalmazdı diye düşünüyoruz… Tesisin içinden
aşağı bahçelere doğru iniyoruz. Çok güzel narlar olmuş, birkaç
mandalina olmaya başlamış ama henüz limon tadında. Biraz da böğürtlen
yiyiyoruz. Nihayet çeşmeyi de buluyoruz.

Dün kamp yaptığımız yerden yukarı tırmanmak yerine, denize sırtımızı
vererek sağa gidiş yönüne doğru bahçelerin içerisine devam etseymişiz
100 mt. sonra suyu bulacakmışız aslında…
Bahçeler
ve bu civardaki binalar genellikle terk edilmiş. Bahçeleri ot basmış
durumda. Orhan yukarıda bulunan bir evde oldukça ilginç materiyallar buluyor.
Fotoğraflar çekiyor.

Suları
da doldurduktan sonra tekrar geri dönerek yola koyuluyoruz.
Tesisin alt tarafında çizgileri de buluyoruz. Bunları takip ederek
tekrar ana yola bağlanıyoruz. Bundan sonra yaklaşık 2 saat kadar asfalt
yoldan yürüyoruz. Sağ tarafımız deniz sol tarafımız orman ve makilik…
Bir ara işaretleri kaybetsek de sonunda Pydnee girişini buluyoruz. 
Antik kent yalnızca sur duvarlarından ibaret desek yanlış olmaz. Küçük
bir delikten içeri giriyoruz. Surların içerisini dolaşıyoruz. Surların doğu
tarafında olanların üzerinde bakılınca Patara’ya ulaşmış olduğumuzu görüyoruz.
Doğrusu ya biraz da keyfimiz kaçıyor. Zira surların üzerinden bakınca, günlük
hayat, evler, kirli bir dere, Patara kumsalı ve arabalar ve dolayısı ile
insanlar görülmekte…
Kaderimize
razı olup yola devam ediyoruz. Karşımızda görünen Patara kumsalını hedef
alarak yürümeye devam ediyoruz. Nihayet Özlen çayına ulaşıyoruz. Çayı
karşıya geçmek için bir köprü bulunmakta. Köprünün yanına geldiğimizde
burada kulübemsi evde oturan yaşlı amca ile torunlarını görüyoruz. Selam
verip bayramlarını kutlayınca bizi soluklanmaya davet ediyorlar… Bugün
bayramın ilk günü ve biz bu amcanın bayramını ilk kutlayan kişiler
oluyoruz.

Derken
muhabbet koyulaşıyor. Asmaların altında muhabbet ederken, bir yandan da
asmalardan üzüm koparıp yiyoruz. Amca, hemen anlatmaya başlıyor: Benim çocukluğumda
buralarda her türlü kuş olurdu, öyle ballar olurdu ki yemeye doyamazdınız.
Şu yanımızdan geçen Özlen çayı buralara can verir. Burada öyle balıklar
olurdu ki göreceksiniz… Amca, buralara Fethiye’den başlayarak gelecek olan
bir otoban yoldan bahsediyor. İşte o anda,
Sdyma antik kentinden Bel’e geçerken görüp merak etmiş olduğumuz
kocaman yolun ne anlama geldiğini çok iyi anlıyoruz… Bu yolları yapan
zihniyet en ufak bir alan bile bakir ve doğal kalmamalı diye düşünüyor
olsa gerek. Hemen yol, kent, tesis kurulmalı binalar yapılmalı. Ne de olsa
turizm bu demek bizim ülkemizde… Biraz daha konuştuktan sonra amca ile
vedalaşıyoruz.
Özlen
çayı üzerindeki dereden geçerek Patara kumsalının girişine geliyoruz.
Burada bir kafeterya var. Bu da şu anlama geliyor. Gavurağılından yola çıksanız,
aç ve susuz olsanız dahi yaklaşık 2-3 saat sonra hepsine ulaşabiliyorsunuz.
Bulunduğumuz
yer Patara kumsalının batı ucu. Hemen girişinde Özlen çayı denize kavuşuyor.
Çayın buz gibi sularına ayaklarımızı sokarak balıkların keyfini kaçırıyoruz.
 Güzel
bir mola oluyor bizim için. Yola devam etmek için iki seçeneğimiz var.
Birincisi
kumların içinden Patara kumsalını takiple Letoon antik kentine ulaşmak.
Hava çok sıcak ve yol üzerinde görülmeye değer hiçbir şey olmadığından
(yol boyunca seralar ve ilk defa sırt çantasıyla yürüyen insan görmüş
olan insan ötesi canlılar var).
İkinci
seçenek ise, hemen ileride duran dolmuşlara binerek Kumluovaya varmak, yol üstünde
inerek çantaları yolun kenarında bulunan bakkala vermek, sonra da
1 km
. lik yürüyüşle Letoon antik kentini ziyaret etmek, tekrar dönerek çantaları
almak ve 20 dk. arayla gelen diğer dolmuşu yakalayarak Xantos antik kentine
ulaşmak.
Kumların
ve tozun içinden yürümektense ikinci seçeneği daha uygun görüyoruz.
Dolmuşçuların yanına vardığımızda kalkış saati için biraz
beklememiz gerekiyor. Hemen muhabbet başlıyor. Gayet laubali bir şekilde
oturan şöförlerden biri, ağzını yaya yaya nereye giddiyonuz? niye yürrüyonuz?
çantalarda ne taşşıyonuz? ben daha iyi yürürdüm … gibi sevimsiz bir
konuşma başlatıyor. Pydnee den bakıp insanları ve hatta şu an bulunduğumuz
minübüs durağını görünce niçin üzüldüğümüzü sanırım daha iyi
anlamışınızdır.
Kumluovada
tarif edilen bakkalın önünde minbüsten iniyoruz. Çantaları marketin yanına
bırakıp hızla Letoon’a ulaşıyoruz. Yolumuz kasabanın evlerinin içinden
devam ediyor. Bayram olması nedeni ile de olacak ki yollar kalabalık. Çok
fazla motosikletli var. Ve hilafsız hepsi size korna çalıyor, HELLO.. MONEY,
diye bağırıyorlar demek isterdim ama aslında böğürüyorlar.
Bir tarafta Patara, bir tarafta Letoon, bir tarafta Xantos bu kadar
tarihin ve turizmin içinde olduğunu düşündüğümüz insanlar adeta insan görmemiş
gibi davranıyorlar. Oldukça rahatsız oluyoruz. Hatta bir ara sinirlenip niye
hello diyorsunuz, Türkler yürüyemez mi? diye tepki bile veriyoruz. En küçüğünden
en büyüğüne hepsi aynı davranışı sergiliyorlar anlıyoruz ki bunlar
sadece içgüdüleriyle hareket eden mahlükatlar.
Letoon’a
gittiğimizde daha kapsamlı bir tarihi yapı beklerken sadece küçük bir
tiyatro, yer mozaikleri ve sütün taşlarıyla karşılaşınca biraz hayal kırıklığına
uğruyoruz. Giriş 12 TL. Bu türden bir antik kent için bu ücretin yüksek
olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bu türden bir gezi düşünüyorsanız mutlaka
Müze Kartı alın. Letoon antik kentinin önemi aslında mitolojisinde gizli. O
yüzden, bu yolculuğa çıkmadan önce mutlaka mitoloji okuyun. Yoksa gezdiğiniz
birçok yeri sadece gezmek için gezer tarihsel içeriğinden yararlanamazsınız.

Letoonu
gezdikten sonra hızla geri dönüyoruz.
Çantalarımız
alıp bir sonraki minübüsle Xantos antik kentine ulaşıyoruz.

Burası Eşen Çayı kenarına kurulmuş bir kent. Antik kent Kınık ilçesinde
bulunmakta. Eşen çayının üzerinde bulanan köprüden geçerek antik kente
doğru yürüyoruz. Köprüden geçerken Xantos’luların yapmış olduğu eski
köprü kalıntılarını görebilirsiniz. Köprüden
sonra sağ taraftan kentin girişi olan büyük bir kapı sizi karşılıyor.
Antik kentin ana giriş kapısının sol tarafı çöplerle dolu. Düşünün
Likya Kentlerine başkentlik yapmış bir yerde sizi ilk karşılayan tarihi
doku yerine çürümüş ve kokuşmuş bir zihniyetin temsilcisi çöpler. Bu görüntüyü
aklınızdan çıkartabilirseniz eğer karşınızda Likya Yolu uygarlıklarının
başkenti Xantos. Bugün bile kendi kimliğini o kadar güzel sizlere gösteriyor
ki burada saatlerinizin nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. Gerçekte güzel
ve görülmeye değer bir antik kent ama lütfen ön araştırma yapmadan sadece
gezdim demek için bu kentleri gezmeyin yoksa hiçbirinin diğerinden farklı
bir yanı yok der ve geçer gidersiniz. 
Ortalıkta
turlarla gelmiş gruplar var. Biz de hemen gruplara yanaşarak bildiklerimizden
farklı ne anlatıyorlar diye beleşten rehberlik hizmeti alıyoruz. Rehberin
ilk sözü burada görmüş olduğunuz mozelelerin gerçekleri İngiltere’de
buradakiler sahte. Daha ne diyebiliriz ki !!! Yaklaşık 1-1,5 saat harcadıktan
sonra tekrar yola koyuluyoruz.
Bu
arada, daha Fethiye’de başlayan ilk insan görme sendromu burada biraz şekil
değiştirmiş olarak motosikletli hatta arabalı herkes böğürerek o da
yetmiyormuş gibi kornalarıyla sadece yol kenarından yürümekte olan bizleri
taciz etmeye devam ediyorlar. Bi ara antik kent çıkışında işaretleri
kaybediyoruz. Yol kenarında motorlarını park etmiş gençlere çizgileri
soruyoruz, “ne çizgisi biz öyle bir şey
görmedik” diyorlar. Biraz daha devam edince 10 mt. ilerinde bulunan çizgileri
yine biz buluyoruz… O arada, gençler
arkamızdan bağırma denemesiyle böğürüyorlar hatta topluca uluyorlar… “hani para yok mu diye”… O
an, aklımıza Gavurağılındaki İngiliz bayan geliyor….
Bu
arada, beğenmediğimiz ama bize en azından ana noktalar hakkında bilgi veren
Likya Yolu kitabımı düşürmüş olduğumu fark ediyorum. Orhan bulurum
umuduyla veya belki Xantos’ta görmüş olduğumuz kitapçı da yenisini alırım
diye geri dönüyor ama kitabı bulamıyoruz. Moralimiz bozuluyor. İlk defa bu
türden bi moral bozukluğu yaşıyoruz kendi içimizde. Herkes kendine kızacak
bişeyler buluyor ve birbirimizi sakinleştirmeye rahatlatmaya çalışıyoruz
ama nafile. Aslında moralimizi bozan kitabın kaybolması değil bugün dahi
oradaki insanların davranışlarını hatırlayınca benzer bi şekilde ruhumuz
daralıyor sanki mengenede bizi sıkıyorlar gibi hissediyoruz. Bundan sonra aklımızda
kalan yer isimlerine göre yolumuza devam etmek zorundayız.
Anayolun
yanından patikaya devam ediyoruz. Ara ara patika üzerinde Xantos’a su taşıyan
su arklarına rastlıyoruz. Bu yazıyı yazarken fark ediyoruz ki o moral
bozukluğuyla yerin 2-3 mt. altından özel yapım küntlerle su taşıma
sistemini hiç fotoğraflamamışız. Şu an, buna üzülüyoruz. İnsanın
morali bozulunca bu güzellikleri göremiyor malesef. Şimdi, içimden yine kızıyorum
o insanlara. Yaklaşık 1 saat yürüdükten sonra yolumuz yine kesiliyor.
Fethiye-Kalkan yoluna bağlanıyoruz. Yolu 90 derece keserek karşıya devam
ediyoruz. Tabelalar Çavdarhisar-Saklı kenti gösteriyor. Bir süre sonra çizgileri
yine kaybediyoruz.
Çavdarhisarın
neresinden geçiyorduk acaba, Kalkana doğru gideceğimizi biliyoruz. O
istikamet de gözüküyor. Ama, işaretler nerede. Yol üzerinde debelenip
duruyoruz. Bi ara TEDAŞ’ın binasını
görüyoruz. Onlar direklerde işaretleri görmüştür belki diye soruyoruz,
bilmiyorlar. Yolda kime denk gelirsek soruyoruz ama kimsenin bir şey bildiği
yok. Her yer insan kaynıyor. Bu konu şaka programı gibi gelmeye başladı
bize, soru aynı kırmızı-beyaz Likya yolu çizgisi gördünüz mü? Cevap aslında
basit ama bir o kadar ürkütücü NE
NE? YOO? NARIYOLAMIŞ KIII? GÖMEDİM? BİMİYOM BEN? Düşünebiliyor musunuz?
bu yolu kaç kişi kullanmıştır bugüne kadar ama yöre halkının bu
insanların nereden gelip nereye gittiğine ve neden bu izleri takip ettiğine
dair en ufak fikirleri yok. Aslında, olmaması da iyi, kesin o izleri silerler
ya da para isterler göstermek için zaten selam verince bile karşılında
MONEY MONEY diye boşuna bağırmıyorlardır herhalde. Üstelik, Ramazan Bayramında
olup bitiyor tüm bunlar. En insancıl olduğumuzu iddia ettiğimiz günlerde.
En ilginç olan ise siz onlarla Türkçe konuşurken onlar size İngilizce bişeyler
söylemesi. Kim diyor ? bu ülkede yıllarca İngilizce eğitim veriliyor ama İngilizce
konuşan yok diye. Bu yolu yürüyün bak ne güzel konuşuyorlar, şaşıracaksınız.
Bu
arada, yürüye yürüye köyün merkezine de yaklaşıyoruz. Konuştuğumuz
insanlardan internet cafe olduğunu öğreniyoruz.
En azında buradan mail adresimizde bulunan yazışmalardan rotayı
tespit ederiz umuduyla yürürken köyün bekçisine rastlıyoruz… Günün
piyangosu da bu oluyor… Bugüne kadar bu yol hakkında en doğru bilgiyi ve tüm
ayrıntılarıyla ondan edinebildik. O an, için Allahtan isteyebileceğimiz tek
şey buydu. Yüzlerimiz birazcıkta olsa gülmeye ve kendimize gelmeye başladık.
Bugün bayramın ilk günü ama yüreğimiz gerçekten kan ağladı ÇAVDARHİSAR’da.
Bekçi,
yaklaşık 40 yıldır köyün bekçiliğini yapıyormuş. Ama, sigortası ödenmediği
için emekli olamıyormuş. Benim mesleğimi de duyunca hemen sorular başlıyor,
ne yapabilirim? dava açsam kazanır mıyım? Ama,
bi yandan da köylülerini kırmak istemiyor…
Bekçi
amca bize yolu, işaretleri, nasıl yapıldığını, Cate’i anlatıyor…
O
kadar aradığımız yol aslında çok basitmiş.. Xantos’tan sonra asflat
yolu dahi takip etseniz doğruca Çavdarhisara geliyorsunuz. Burası oldukça büyük
bir yer. Narları insanından çok daha güzel olan bi yer bizim için. Fethiye
yolundan köyün içine kadar yaklaşık 4-
5 km
. yürümeniz lazım. Tam köyün merkezine vardığınızda sağa güney batı
istikametine devam ederseniz mazarlık var, mezarlığın içinden kenarından
değil doğrudan mezarlığın içinden devam edip mezarlığı bitirince yol ve
işaretler tekrar başlıyor…
Bu
arada hava kararıyor. Yolumuzun üstünde çok güzel nar bahçeleri var. Doğrusu
ya içimiz gidiyor ama kopartmak istemiyoruz. Bekçi amcanın verdiği üzümleri
yiyiyoruz sadece.
Köyün
çıkışında evlerin birinin bahçesine çadırı kuruyoruz. Ev, henüz yapım
aşamasında ve sahipleri de yok. Üstelik bahçesinde şebeke suyu da akıyor.
Bekçi amcanın üstüne bir de su bulmak harika oluyor. Gece burada konaklıyoruz.
Su bol, nasıl olsa, çay demle, kıyafetleri yıka, duş al, temizlik yap,
makarna yap… gece gerçekten bayram havasına büründü bizim için.
Sabahın
ilk ışıkları ile uyanıyoruz. Kahvaltı ve çadır toplama rutinimiz oldu
artık. Yolumuzun üstünde bulunan nar bahçelerindeki narlar sabah güneşi
ile daha da bir güzel görünüyor. Daha fazla dayanamıyoruz. Göz hakkı
diyerek 2-3 tane nar koparıyoruz, ama ne narlar…
Bundan
sonra yolumuz sağ tarafımızda batımızda, seralar, daha uzakta Patara kumsalı
ve onun ilerisinde bir gün önce yürüdüğümüz yollar olacak şekilde devam
ediyor. Xantostan kilometrelerce uzaktayız. Ama yolumuz bu kente su getiren
antik suyolu üzerinden suyun kaynağına doğru devam etmekte.

Yüzlerce yıl önce yapılmış su yoluna ve kemerlere bakarak kendimizden ve
insanlığımızdan utanıyoruz. 
Zira Çavdarhisardaki konuşmalarda o bölgeye suyun yeni geldiğinin öğrenmiştik.
İnsanımız o kanalları kullanmayı bile akıl edememiş susuz oturmuşlar ama
define buluruz diye su yollarını ve köprüleri şantiye alanına çevirmişler.
Bu su yolunun nasıl bir mühendislikle yapıldığını ve bugün bile kullanılabilecek
durumda olduğunu görünce oturup kendi kendimize düşündük dakikalarca. Biz
mi? onlar mı? medeni diye.
Su
yolunu takip ederek yaklaşık saatlik yürüyüşten sonra Çay Köye ulaşıyoruz.
Köyün içinde biraz dolaşıp insanlar konuştuktan sonra tekrar su yolunu
takip etmeye başlıyoruz. Artık arktan su da akmaya başlıyor.

Kitapta
yazan suyun kaynak yerini, İnpınarı bulmak ümidiyle devam ediyoruz…
Rastladığımız bir çobana yolu soruyoruz. Bize yeni yol yapıldığını, işaretlerin
kaybolduğunu, ilk su çıkış noktasında yaklaşık 15 dakika daha yukarı yürürsek
suyun kaynağını bulabilceğimizi anlatıyor. Tabi bu cümleleri adam bize
yaklaşık 20 dakikada anlatabiliyor. Yolda karşılaştığımız yabancılarla
daha rahat konuşabildiğimizi aklımıza geliyor. Bu trajıkomik sohbetten
sonra 15-20 dakikalık yürüyüşle suyun çıkmakta olduğu yeri buluyoruz.  Ancak,
ben kitapta bulunan bir taş yapıyı anımsıyorum. İçine girildiği yazıyordu.
Böyle bir yapı yok. Yanlış yerde olduğumuz düşüncesi ile çevreyi araştırıyoruz
Ama yine de bulamıyoruz. Su da kesilmiş durumda, yalnızca bir noktadan otların
arasından çıkıyor… Sonunda pes ediyor ve buranın kaynak olduğuna karar
veriyoruz. Bu sefer de işaret arama çalışmalarımız başlıyor. Oldukça
vakit kaybediyoruz. Dereyi karşıya geçtikten sonra bir toprak yola bağlanmıştık,
Dereye sırtınızı dönünce sağa aşağı devam edince yaklaşık 250-300 mt.
sonra sola yukarı işaretleri buluyoruz… Üzümlü yürüyüşümüz de böylece
başlamış oluyor.
Önce
biraz yükselmeye başlıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle yükselme
faslı bitiyor.
 Kekik
kokulu tepelerin arasından güneydoğu istikametine, diğer deyişle Kalkan’a
doğru yol alıyoruz. Bir süre sonra, Çavdarhisar’dan beri bizle devam eden
ova tarafından gelen asfalt yol gözüküyor. Yolun hemen devamında ise Üzümlü
Köyü görünmekte. Yola biraz daha yaklaştığımızda yolun kenarında duran
incir ağacı ve onun yanındaki kaktüs meyvelerine gözümüz takılıyor.
Kaktüs meyvelerini yemek biraz zahmetli olsa da biz azimli çıkıyoruz. 
Meyve
molasından sonra üzümlüye doğru yola devam ediyoruz. Yarım saat sonra üzümlünün
içerisindeyiz. Bayram olması nedeni ile insan trafiği fazla. Evlerin bahçelerinde
bayramlıklarını giymiş insanlar sohbet halindeler. Selam verdiğimiz bir
grup bizi de davet ediyor.
Bir
yandan Üzümlü’nün meşhur üzümlerinden, bir yandan da elmalarından
ikram ediyorlar. Köy eskiden tamamen üzüm bağları ile kaplı imiş. Üzümleri
de çok nadide imiş. Hatta eskiler üzümün sapını elmanın içine gömermiş,
bu şekilde üzüm bütün kış boyunca tazeliğini korurmuş diye de
hikayesini anlatıyor. Sohbet esnasında Patara-Kumluova-Xantos-Çavdarhisar
dolaylarında yaşadıklarımızı anlatıyoruz. Motosikletçi tacizleri vs…
Bize Kumluova tarafındakiler ile bizler ayrıyızdır diye söylüyorlar. Gerçekten
biz de farkı fark ediyoruz. Bu tarafın insanı daha insancıl…En azından
insana insan gözüyle bakıyorlar. Bu bakışı gerçekten özlemişik. Şimdi
düşününce psikolojimizin baya bozulduğunu anlıyorum. Bu durum yolculuğun
uzunluğu veya sırt çantamızın ağırlıyla gerçekten ilgili değil.
Çay
ve meyve molasından sonra yola devam etmek istiyoruz. İstikamet İslamlar-Akbel-
Kalkan…

Bize köyün içinden geçen asfaltı takip edersek Akbele kadar gidebileceğimizi
söylüyor. İşaretlerin ise köyün gidiş istikametine göre sol üst yakasından
devam ettiğini zaman zaman da kaybolduğunu söylüyorlar. Ama biz çizgilerimizden
şaşmamak düşüncesindeyiz. Tekrar yola koyuluyoruz. Köy içinden bahçelerin
kenarından geçerek su yoluna ulaşıyoruz. Yanlış anlamadınız, hala
Xantos’a kadar giden su yolundan bahsediyorum… Yürürken bahçelerden
insanlar selam vermeye devam ediyor. Bi ara yanımıza bir genç geliyor. Başta
İngilizce selam verse de Türk olduğumuzu anlayınca sohbete başlıyor. Geçmişte
oraya gelen bir kişinin, ben geziyorum diyerek çadır kurduğunu, ertesi gün
gittiğinde çadırın bulunduğu yerde büyükçe bir çukur ve çevresinde künk
kırıkları olduğunu yani vatandaşın hazineyi götürdüğünü anlatıyor.
Biz hazineci olmadığımızı söylüyoruz. Arkadaşın ikram ettiği narları
da alarak yola devam ediyoruz. Köyün bakkalından biraz bisküvi alıp (çantamızdakileri
çıkartmak zor geldiğinden ve bölge halkıyla iletişim kurmak için) cami çeşmesinden
sularımızı doldurduktan sonra köyden ayrılıyoruz. Tekrar yukarı doğru tırmanmaya
başlıyoruz. Köyün dışını çıktıktan
sonra su yolu da daha belirgin olarak bize rehberliğe başlıyor. Yaklaşık
1,5 saatlik yürüyüşten sonra İslamlar’ın ilk evlerine ulaşıyoruz.
Buradaki insanlar da yine sevecenlikle karşılıyor bizi. Gözleme ve çay
ikram etmek istiyorlar. Biz yola devam ediyoruz. Yol boyunca bize kazanlarda
kaynatılan pekmez kokuları eşlik ediyor.
20
dakikalık yürüyüşle köyün içine ulaşıyoruz. Yukarı doğru devam
edersek Bezirgan yaylasına doğru gidiyormuş yol. Aşağı devam edersek
Akbel’e iniyor.

Rehber
kitabımıza göre rota, Akbele-Akbelden-Patara antik kentine, sonra tekrar
geriye Akbel ve buradan Bezirgan yaylasına doğru devam etmekte idi. Biz de usülü
bozmayıp Akbele doğru inmeye başlıyoruz. Bir süre sonra yol köy evlerinin
arasından dereye doğru iniyor. Derenin çevresi yine üzüm bahçeleri ve böğürtlen
ile dolu. Yarım saat daha yürüyünce Akbelin için varıyoruz. Akbel-Kalkan-Fethiye
yolu üzerinde ve Kalkana 15 dakika mesafede. Buradan her yöne taşıt
bulunmakta. İster Antalya yönüne, ister Muğla yönüne gidebilirsiniz… 
|