LİKYA YOLU

Yol ve yolculuk…

Hayat bir yolsa eğer bizlerde bu yolcuyuzdur. Herkesin bir yol ve yolculuk hikayesi vardır elbette. Ama Likya Yolu gibi uzun soluklu yolculuklar genellikle ütopya olarak kalır insanın yüreğinde. Konuşmaya başladığımızda da hep nedenlerimizi sıralarız. Nedenleri, NEDEN olarak görmeyen ve bu yolculuğa çıkmak isteyenlerin daha zevkli bir yolculuk yapmalarına katkıda bulunmak için deneyimlerimizi paylaşmak istedik. Çünkü, yola çıkmadan önce araştırdığımız ve bize rehberlik edeceğini düşündüğümüz bilgilerin gerçeklerle pekte bağdaşmadığını gördük.

Hazırlık…

Her yolculuk ön hazırlıkla başlar. Ön hazırlık süreci de kişinin kişisel özelliklerine göre değişir. O yüzden, yanınıza mutlaka şunu alın, bunu almayın demek yerine yazı içerisinde okuduklarınızdan yola çıkarak kendi ön hazırlıklarınızı yapmanızı tavsiye ederiz. Doğa’yı seven ve maceracı bir ruhla hareket eden herkes bu yolu tamamlayabilir. Sadece, kişi kendi yükü ve ara dinlemelerle 6-8 saat yürüyebilme gücüne sahip olsun.

Yola çıkma zamanı…

26 Eylül 2008 Cuma günü akşam saat 21.00 otobüsü ile Bursa otogarından Fethiye’ye hareket ettik.

Otobüs, Balıkesir-İzmir-Aydın-Muğla güzergahından gidiyor. Diğer seçenek olarak tanımlanan yayla yolu, yani Kütahya-Afyon-Burdur üzeri giden otobüsler yaz aylarında faaliyet gösteriyormuş.

Sabah saat 8.00 civarı Fethiye’ye vardık.

Sabah Fethiye otogarında çorbalarımızı içtik. Daha sonra otogar civarında bulunan marketlerden alışveriş yaptık. Burada yolculukta bize gerekecek ve en önemli ihtiyacımız olan SU aldık. Eğer çok fazla su tüketmiyorsanız kişi başı 1.5 litre su yeterli olur. Ancak, biz araştırma bilgilerimize göre yolda su yok mantığı ile kişi başı 3 litre su aldık ve yükümüze yük kattık. Yola çıkmadan önce yol boyunca tüketeceğimiz yiyeceklerimizi temin edip çantalarımıza koymuştuk. Bu konuda da abartıyla hareket ettiğimizi şöyle ifade edelim, yolculuk tamamlandığında hiç açılmamış yiyeceklerimiz: 1 kg eski kaşar, 500 gr. bulgur, 500 gr. tarhana, 500 gr. makarna, 500 gr. kuruyemiş, 3 paket yulaflı bisküvi, 500 gr.çokokrem. Allah gözünü doyursun derler adamaJ.

Not: Fethiye otogarın hemen bitişiğinden bulunan Carrefour Express, saat 09.00’da açılmaktadır.

Alış-veriş ihtiyaçlarını giderdikten sonra yürüyüşün başlangıç noktası olan Ovacık’a gitmenin yolunu araştırdık : Ovacık, Hisarönü ve Ölüdeniz yolu üzerinde bulunmakta. Bu nedenle otogar civarından, hatta Carrefour’un önünden Hisarönü minübisüne bindik.

Okyanus yayınlarından çıkmış olan LİKYA YOLU kitabından öğrenmiş olduğumuz üzere Likya yolu başlangıcı OVACIK. Biz de bu nedenle dolmuş şoförüne bizi Ovacıkta bırak dedik. Adam da bizi Ovacık girişinde bıraktı. Oysa, Likya yolu giriş noktası Ovacık çıkışında, Hisarönü kavşağının hemen altında başlıyor. Bu da yaklaşık 3 km. yolu erken inmek anlamına geliyor. Ovacık girişinde indikten sonra tam karşımızda bulunan benzin istasyonuna gidip Likya yolu hakkında bilgi alalım diyoruz ama orada bulunanlar bize kutup ayısı muamelesi gösteriyor ve kendi kendimize hareket etmenin en mantıklı yol olduğunu anlıyoruz. Hele Türkçe konuşunca şaşırıp bizim Türk olduğumuza inanmayan eblek surat ifadeleriyle bakmaları bize acaba turistlere nasıl bakıyorlar sorusunu iki kere düşündürüyor. Aynı bakışlar ve alaycı konuşmalar ve Türk olduğumuzu anlayınca aynı eblek suratlar, Ovacık-Hisarönü’ne kadar devam etti. Hatta yol boyunca restaurant çalışanları ağızlarına sinek kaçmasına aldırmadan ağızlarını aça aça sadece yürüme eyleminde bulunan bizleri izlemekten kendilerini alamadılar. Kendimizi ülkemizde yabancı hissettik. Bu ilk olmuyor ama turistik hatta Türkiye’nin en ünlü turizm bölgesinin gerçek yüzünü görmemiz pekte hoşumuza gitmedi doğrusu.

Planımız kitapta sunulan rotaları ve gösterilen günlerde yürüyerek Fehtiye-Kaş arasını 10 günde yürümek. Bu nedenle kitapta bize sunulan bazı rotaları da birleştirmenin bize zaman kazandıracağını düşünüyoruz. Okuduklarımızın dışında kimseden bilgi alamadığımızdan olsa gerek genel düşüncemiz plan yapmadan yolun bize müsaade ettiği ve keyfimize uygun gelecek bir zaman ayarlaması ile yürümek.

Yolun başlangıcında Likya yolunu gösteren kocaman bir tabela bulunmakta.

Eğer minibüsten erken inmemiş olsaydık, tabelanın hemen yanında inebilirmişiz ancak, buraya kadar yaşadıklarımızı görmezdik diye kendimizi avuttuk. Tabelanın yanında bizden başka yaklaşık 10 kişilik bir gurup daha yürüyüşe başlamak için hazırlık yapmakta idi.  Ancak bu grup bizden akıllı.  Zira turu düzenleyen kişiler, yürüyüşçülerin çantalarını arabayla parkurun sonuna taşıyorlar. Dolayısı ile boşuna hamallık yapmıyorlar. Bu arkadaşlarla biraz sohbet ettikten sonra biz bu yüklerle anca gideriz diyerek yola koyuluyoruz.

Kırmızı-Beyazlı Günler…

Ovacık çıkışında, Kaya Köy kavşağı civarında, Ölü Denize inerken sol tarafta bulunan Likya yolu başlangıç tabelasının yanından yola giriş yapıyorsunuz.

Bundan sonra KIRMIZI-BEYAZ çizgili günleriniz başlıyor.

Yol inceden bir patika ile başlıyor. Sağ tarafınızda Ölü Deniz’in harika manzarası ile yürümeye başlıyorsunuz.

oniki saatlik otobüs yolculuğunun hemen sonrası yürüyüşe başladığımızdan her tarafımız uyuşmuş durumda. Bu nedenle öncelikle hafif tempoda yürümek istiyoruz. Yaklaşık 2 saatlik orta tempolu bir yürüyüşten sonra Kozaağaç Köyü girişine yaklaşıyoruz. Karşımıza ilk çıkan taştan evler oluyor.

Mevcut kayalık alan traşlanmış, doğanın içine edilmiş ve oraya o villalar koyulmuş. (Bizde doğanın içine etmek denilice ağaç kesmek anlaşılır. Börtü böcek, yerdeki ot ve çiçek bir doğa parçası değilmiş gibi görülür her nedense. Ama korkmayın burada ağaç kesilmemiş sanırım. Çünkü ağaçlık bir alan değil.)

Bizim yürüyüş yaptığımız gün hava kapalı olduğundan, yamaç paraşütçüleri Babadağ’ın zirvesinden atlayış yapamıyorlardı. Bu nedenle paraşütçüler ikinci atlama noktası ve eğitim noktası olan Kozaağaç Köyüne gelerek buradan atlayış yapıyorlardı.

Buradan .Kozaağaç Köyünün içine geliyoruz. Yolda, köyden ERSAN (0536 632 90 70) ile karşılaşıyoruz. Sağolsun bize paraşütçüler ve evler hakkındaki bilgiyi de o veriyor. Köyün içinde çeşme var. Sularımızı dolduruyoruz.

Burada yeni bir parantez açmanın zamanı geliyor: Yolculuğa başlamadan önce LİKYA YOLU hakkında internette yazılı ne kadar bilgi varsa hepsini okumuş durumdayız. Ancak bize bu yazıyı yazdıran neden de o yazılarda aradığımızı bulamamış olmamız ve yolculuğumuzu 3. saatinde bu köyde bulduğumuz su oluyor... Oysa birçok kaynak su yok dediği ve bizde inanma durumunda olduğumuz için duş alacak kadar suyu çantamızda taşıdık Likya yolu boyunca.

Tüm sitelerde yürüyen insanlar kuşları böcekleri, manzarayı ya da köylü Ahmet’i, Mehmet’i anlatmış oysa yürüyüş notu olarak yazılan bu yazıların hiç birinde nerede kalınır, ne yenir, nerede su vardır, nerede ekmek bulunur. Ne kadar aralıklarla bakkala rastlanır vs. bu konuda hiç de sağlıklı bilgilere ulaşamadık. Bu nedenle kişi başı 3’er litre su taşıyarak yürüyüşümüzü yaptık ki bu da insanın aklına yürüyüş mü? yapıyoruz hamallık mı? fikrini getiriyor. O nedenle, biz de yazımızda bu konulara özellikle değineceğiz ki yükünüz hafif yürüyüşünüz keyifli olsun.

Sonuç olarak, bir ton ekmek ve su alarak başladığımız yolculuğumuz sonunda almış olduğumuz suları boşuna taşıdığımızı geçte olsa anlamış oluyoruz.

Bu arada Ovacıktan Kozaağaç köyüne kadar olan yolunuz çok dik olmamakla birlikte çıkış şeklinde gerçekleşiyor. Kozaağaç Köyünden Faralya’ya kadar olan kısım ise çok dik olmayan iniş şeklinde.

Ersan bize Kozaağaç Köyünü anlatıyor. Ona sitelerde okumuş olduğumuz, deprem sonucu kapandığı söylenen gölü soruyoruz. Babadağ’dan gelmiş olan heyelan halen görülebilmekte, bize orayı gösteriyor.

Bu arada yürüdüğümüz tarih Ekim ayı başı. Bu nedenle çevrede bolca üzüm var. Ersan,  bize üzüm ikram ediyor. Yorgun kişilerin yiyebileceği en iyi yemek, hem sulu hem tatlı. Bir salkım üzüm size bir öğün anlamına gelebiliyor. Bu durumda taşımakta olduğunuz yiyeceklerin de boşuna taşınmakta olduğu düşüncesi geliyor aklımıza. O yüzden çok yiyecek taşımak doğru bir yaklaşım değil.

Gelelim yürüyüş hikayemize... hızla yola devam ediyoruz. Çünkü, kitapta ilk gün parkuru, Ovacık-Faralya arası olarak açıklanıyor. Faralya ise Kelebekler Vadisi üzerinde kurulmuş olan bir köy. Biz ise aynı gün Kelebekler Vadisine de inerek zaman kazanmak derdindeyiz.

Kaynaklardan okuduğumuza göre, Faralya’da George House diye pansiyon var, bunu önünden de aşağıya Kelebekler Vadisi’ne iniliyor. Biz de geceyi belki bu pansiyonda geçiririz düşüncesi ile hem de giriş noktası bilgisi olduğundan buraya ulaşmaya çalışıyoruz.

Sıkı bir yürüyüşle akşama doğru Faralya’ya varıyoruz.

Hava kararmadan Kelebekler Vadisine inmek istiyoruz. Diğer yandan hava kararmaya başlıyor ve rüzgar esiyor.

Faralya’dan Kabak Koyuna devam eden yolun üstünde sol tarafta bir köy camii var, bunun karşı tarafından aşağı doğru indiğinizde George House’un önüne dolayısı ile Kelebekler Vadisinin girişine ulaşabilirsiniz.

Yürüyüşümüzün başlangıcında, Likya Yolu girişinde tanıştığımız grubun, bugünkü yürüyüşü burada yani George House’da bitireceğini ve gece burada konaklayacaklarını bu arkadaşlardan öğrenmiş idik. Biz de Kelebekler Vadisine inmeyi planladığımızdan, dönüşte hava kararacağını, dolayısı ile çadır kurmak yerine tesiste kalmayı, en azından yemek işi ile uğraşmamak için akşam yemeğini tesiste yemeyi planlamıştık. Ayrıca, akşama gelecek olan diğer arkadaşlarla da sohbet edip yol konusunda bilgi alabiliriz diye düşünmüştük. Zira bu gurubun başındaki arkadaşlar profesyonel olarak bu işi yapmaktalar…

Sora sora George House buluyoruz. Tesise girmeden tesisin arka tarafında bulunan düzlüğe yöneliyoruz. George House yamaçta konumlandırılmış bungolov tipi barakalardan oluşmakta. Bu barakaların sırt noktasında bir düzlük var. Burası aynı zamanda Kelebekler Vadisinin de giriş noktası. Kelebekler Vadisine inmek istiyorsanız bu alana gelmek zorundasınız. Çünkü, patika olarak başka yol yok. Hava kararmadan aşağıya inmek ve nasıl olsa bu geceyi burada geçireceğiz bilinciyle etrafla çok ilgilenmeden hemen aşağıya inmek istiyoruz. Çünkü, iniş yaklaşık 30-45 dk. arasında sürüyor, bunun birde çıkışı var. Oraya kadar gitmişken de yüzeriz diye içimizden geçiriyoruz. Hamakta dinlenip kitap okuyan turistlerle kısa bir sohbetten sonra, ağaç gölgesine çantalarımızı bırakarak ve yanımıza şortlarımızı da alarak Kelebekler Vadisi patikasına yöneliyoruz. Tam yürümeye başlayacakken yanımıza bir bey geliyor. Burada mı konaklamayı düşünüyorsunuz? diye soruyor. Evet dememiz üzerine “burada kalamazsınız” cevabını alıyoruz. Nedenini sorunca burası bizim (George House’un) diyor. Biz de burada büyük bir boş arazi (tarla değil) var, neden yer yok diye soruyoruz.

Gerçek Likya Yolu bilgileri: İlk ders…

George House‘un sahibine, “yerin çok olduğunu, akşama burada konaklayacak grubun en fazla 5-10 çadır kurabileceğini daha en az 30 çadırlık yerin olduğunu” söylüyoruz… Cevaben “size burada yer yok” diyerek bizi tersliyor… Biz daha fazla uzatmayalım ve keyfimiz kaçmasın diye arkadaşa tamam diyoruz… Bir yandan da Kelebekler Vadisine inmeyi hedeflediğimizden daha fazla zaman kaybetmek istemiyoruz.  Çantaları burada bırakıp bırakamayacağımızı soruyoruz. Bize cevap bile vermeden arkasını dönüp gidiyor. Oysa, bulunduğumuz arazinin gerçekten kendisine ait olup olmadığı bile şaibeli bir yer aslında. Tüm bu olup bitenleri oradaki turistler meraklı gözlerle izliyor, ne olup bittiğini anlamaya çalışıyorlar. Çantaları orada bırakarak vadi girişine yöneliyoruz.

O arada,  tamamen karizmatik !!! uzun saçlı bi arkadaş aşağıdan/vadiden geliyor. Kendisine selam verip yolu soruyoruz,  “iyi dağcı değilseniz inmeyin, yol çok zor, ben iyi dağcı olduğum için çıktım” şeklinde bize tavsiyede!!! bulunuyor.

Biz iyi dağcı mıyız? bilmeyiz ama inmek istiyoruz ve inişe başlıyoruz. Yol, yüksüz inilmesi mantıklı olan bir yol. Hele Kelebekler Vadisinde kalmayacaksanız çantanızı aşağıya indirmenin bir anlamı yok. Biz de böyle yapıyoruz, diğer yandan Kelebekler Vadisinde yaşadıklarımız da çantasız inmenin ne kadar doğru bir iş olduğunu bir kez daha teyit ediyor...

Vadiye iniş gerçekten biraz zor. Ama yola sabit ipler döşenmiş, bir elinizle bunlara tutunabiliyorsunuz. Diğer yandan tutamak ve basamaklar da kırmızı boya ile boyanmış, zaman zaman 90 derece diklikte inmek durumunda kalsak da bize fazla zorlu gelmiyor. Kaya  tırmanmayı biraz  bilen, en azından 3 nokta kuralından haberi olan herkesin bu yolu inebileceğini düşünmekteyiz.

Yaklaşık, 45 dakikalık bir inişten sonra Kelebekler Vadisine varıyoruz. Sabahtan beri sırtımızda ağır bir çantayla yürüdükten sonra, yüksüz yürüyüş sanki hiç yürümüyormuşuz şeklinde gerçekleşiyor bizim için. 

Sahile gelmeden bahçeler var.

Ve karşınıza şöyle yazılar çıkıyor: “burası özel mülktür, paralıdır... “ biz devam edip sahile ulaşıyoruz. Sahilde birkaç çadır var. Ayrıca, barakalar deniz kenarına vardığımızda denizin oldukça dalgalı olduğunu görüyoruz.

Cengaver yüzücü arkadaşım Orhan denize girmeyi düşünüyorsa da terli olduğumuzu ve rüzgarı hatırlatarak onun keyfini kaçırıyorum. O da yüzmekten vazgeçiyor. Zaten saat de çok fazla ilerlemiş durumda. Bir de bu yolun dönüşünün olduğunu düşünürsek elimizi çabuk tutmakta fayda var diye düşünüyoruz…

Sahilde biraz uzanıp yorgunluk atmaya, ortamın tadına varmaya çalışıyoruz.

O an elinde makbuzla Vadi’nin işletmecisi olduğunu söyleyen bir arkadaş çıkıp geliyor. Bize kalacak mısınız? diye soru yöneltiyor. Zira gecelik kişi başı 25 TL para alıyorlarmış. Bu parayı kendi çadırınızda kalsanız bile ödemek zorundasınız. Arkadaşa sahillerin/kıyların kamu malı olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. Bu arada, yoldaşım Bülent avukat olduğunu söylemeden, hangi yasal dayanakla bu şekilde hareket ettiğini soruyor ama pek de gerekli ve keyifli bir konu olmadığından sözü kısa tutup, biraz dinlendikten sonra geri döneceğimizi söyleyerek muhabbeti sonluyoruz.

Geldiğimiz hızda tekrar geri dönüyoruz. George House vardığımızda hava kararmak üzere. Çok acele bir şekilde çadır kurmak için yer ayarlamamız gerekmekte. Aslında, aşağıya inip yukarı gelene kadar içten içe birbirimize pek hissettirmemeye çalışsakta bu konu ve yaşananlar beynimizi kemiriyor ve ne olup bittiğini anlamaya çalışıyoruz. Ülkemizin en yüksek dağlarına çıkmış, defalarca bu ve benzer ortamlarda bulunmuş kişiler olarak, ilk defa bu türden bir muamele görüyoruz. Üstelik bunu kendini turizmci olarak niteleyen ya da meslek olarak turizmle ilgilenen bir kişi yapıyor.

Yaklaşık 40-45 dakika sonra çantalarımızın yanına varıyoruz. Sabah tanıştığımız grup da gelmiş ve çadır kurma hazırlıkları içerisindeler. Onlarla selamlaşıp günün değerlendirmesini yapıyoruz. Grubun çantalarını arabayla taşıyan ve yaşça daha ihtiyar duran arkadaşlar, vadiye inmeden önce biz ile George House sahibi arasında geçen tatsız diyalogu görmüş, onu soruyor, anlatıyoruz. Bize aslında bu kişinin iyi biri olduğunu, bu hareketine anlam veremediğini söylüyor. Biz kalma niyetinde olmadığımızı söylememize rağmen biraz da ortamı ve bizi yatıştırmak adına, gitmeyin diye bize ısrar ediyorlar. Bu güzel insanları kırmayalım derken, bu kişilerden biri biz farkında olmadan tekrar gidip bizi tersleyen arkadaşla konuşmuş. Döndüğünde bize bir yanlış anlamanın olduğunu orada kalabileceğimizi söylüyor. Ben de bu diyaloglar üzerine daha fazla uzatmamak adına, çadır yeri parası ödemek için tekrar bahsi geçen kişinin yanına gidiyorum. Bir yandan parayı sorarken bir yandan da 2 saat önce yaşanan konu tekrar açılıyor ve tartışma tekrar alevleniyor. Sonuç olarak, bu arkadaş dağın başında sanki yer yokmuş da bize lütufta bulunuyormuş gibi, “kalıyorsanız kalın, kalmıyorsanız da çekin gidin, dırdır etmeyin, yeter artık, sizinle uğraşamam” diyerek bizi bir kez daha tersliyor. Anlıyoruz ki biraz daha orada durursak kavga çıkacak.

İki Turizm Meslek Lisesi mezunu, ORHAN ve BEN, bu güzel !!! diyaloglardan sonra oradan ayrılarak çadır yeri için arayışa geçiyoruz. George House’un hemen yanından giden yolu takip edip 400 mt. sonra bulduğumuz ilk düzlükte çadırımızı kuruyoruz. Geceyi burada geçiriyoruz.

Faralya yeni adıyla Uzunyurt’da -yukarıda anlattıklarımızdan sonra kalır mısınız bilmem ama- konaklama için pansiyonlar var. Ayrıca, buraya Ölüdeniz den arabayla ulaşma imkanı da var. Ölüdeniz’de denize yüzünüzü döndüğünüzde, sola sahilden gidebileceğiniz tek yol sizi önce Faralya’ya ordan da devamla az sonra anlatacağımız Kabak Koyuna gidiyor. Bu köyde bakkal yok. Ama su var.

Sabah kahvaltımızı yaptıktan sonraki hedef Kabak Koyu. Kitaba göre ikinci parkur Faralya-Kabak. Oysa, mesafelere göre biraz zamanı boşa harcamak olacak gibi görünüyor. Biz de elimizi çabuk tutmaya karar veriyoruz. Zira Kabak’a erken varmayı, orada denize girmeyi, çok beğenirsek günü orada tamamlamayı, aksi halde kitaba göre 3’üncü parkur olan Kabak-Sdiyma arası olan parkurun Kabak-Alınca arasını yürüyerek zamandan kazanmak düşüncesindeyiz.

Köyün (faralya) camisinin varlığı tuvaletin de varlığı anlamına geliyor. Burada ihtiyaçları giderdikten sonra saat 09.00 gibi Kabak’a doğru yola koyuluyoruz.

Faralya (Uzunyurt) camiini solunuza alarak yaklaşık 500 mt. (mesafede yanılabilirim) sola yukarı patikanın girişini (kırmızı beyaz çizgileri) görebilirsiniz.

Bu noktada çizgiler biraz silik, dikkatli olmakta fayda var. Buradan yavaş yavaş yükselen bir diklikle yükselen ikinci gün yürüyüşüne başlıyoruz. Orman içerisinden bir süre ilerledikten sonra Kelebekler Vadisinin derin duvarları görünüyor.

Yaklaşık 1 saatlik yürüyüş sonunda arkamıza baktığımızda bir önceki gün yürümüş olduğumuz yolların büyük bir kısmı görünmekte. Diğer yandan yürürken arkanızda kalan manzara oldukça güzel olduğundan arada bir dinlenip arkaya bakmakta fayda var. Yaklaşık 3,5-4 saatlik bir yürüyüş ile Kabak Koyuna varıyoruz.

Gerçek Likya Yolu bilgileri: ders iki…

Kabak Koyu, Aslında Uzunyurt/Faralya Köyünün bir mahallesi. Burada mahallenin içine ulaştığınız yerde çeşme var. Sularınızı doldurabilirsiniz. Dolayısı ile belki yukarı yazmak gerekirdi ama Faralya’dan çıkışta yaklaşık dört saatlik su almanız yeterli.

Çeşmeye sırtınızı döndüğünüzde, sağ köşede tüm sitelerde ismi geçen Mama’s House’u görebilirsiniz. Burada bir çay ve gözleme molası verilebilir.

Kabak Koyu ise mevsime göre yüzme molası vermek için oldukça güzel bir yer. Hatta keyifli bir yürüyüş yapıyorsanız sahilde bir gün geçirmek dahi mümkün.

Denize, Mama’s House’un yanından girilen bir yol ile yaklaşık 15-20 dakikada iniliyor. Oldukça dik bir yol olduğunu hatırlatmakta fayda var. Sahilde ufak tefek çadır ve benzeri tesisler var. Ancak, su ve benzeri şeyler alacağınız bir yer yok. Bu nedenle alışverişi yukarıdan mahalle içinde bulunan bakkaldan yapmakta fayda var…

Kabak Koyu, Mama’s House, yüzme, bakkal, su kavramları geçmişken bir  dipnot düşmekte fayda var :

Biz Kabak’a vardığımızda yolumuzun üzerinde bulunan çeşmeyi gördük. Hemen suya yöneldik. O arada, yanımızda bulunan yerin sitelerde ismi geçen Mama’s House olduğunu fark ettik. Bahçede oturan bayan’a yola çıkmadan önce araştırdığımız sitelerde bu mahallede bakkal bulunduğunu ve bakkalı nereden bulabileceğimizi sorduk. Ancak, bize bakkalı göstermemek için epeyce direndi: Ne lazım, ne alacaksınız vs gibi sorular üzerine “ekmek lazım” diyince “ben size gözleme yapayım”, bizde “olmaz” diyince “bende de ekmek de var” (meğer lavaş ekmek miş) gibi laflar üzerine biz pes ederek bayandan lavaş alıyoruz. (fiyatı çok pahalı değil ama harekete ne dersiniz bilmem) Sonra bize tesisinde kalmayı öneriyor. Biz çadır taşıdığımızı ve kalacak olsak bile sahilde kalabileceğimizi söylüyoruz. Ancak, bayan ısrarcı, netice olarak biz çantaları da alarak aşağı inmeye karar veriyoruz. …

İnişi anlatmadan önce,… aşağı hareketten önce son bir kez daha su almayı düşünüyoruz ve şişeleri dolduralım diye düşünüyoruz. İşte o anda yeni bir şey görüyoruz, çeşmeye sırtınızı dönünce sol tarafınızda algida dolapları, yani diğer deyişle bakkal durmakta. İlk bu noktaya vardığımızda hem yorgunluk hem de teyzenin bizi lafa tutmasıyla bunu görememişik. Sizin anlayacağınız, herkesin internet sitesinde ve kitaplarda yardımsever, insan tatlısı vs. diye methiyeler düzdüğü bizim teyze 15 mt. ilerisindeki bakkalın yerini bize söylemedi.

İniş faslına geri dönelim… biz teyzenin hareketinden huylanınca çantaları da alarak yola koyuluyoruz. Ama oldukça dik bir iniş. Bu kadar yükle inmek bir eziyet. Diğer yandan yola devam etmek için iki seçenek var, ya Kabak sahilden denizi arkanıza alarak sağ sırtı takip ederek gideceğiniz yol ki Mama’s hiç tavsiye etmedi ya da tekrar Mama’s House un yanından geriye dönerek üst patikadan takip edeceğiniz ve bizim de yürüdüğümüz ikinci yol. Bu ikinci seçeneği uygulayacaksanız çantaları aşağı indirmenin bir anlamı yok.

Biraz gecikmeli olsa da jeton düşüyor ve nasıl olsa gece burada kalmayız, biraz yüzdükten sonra Alınca’ya devam ederiz böylece bir parkur daha kazanırız düşüncesinde olduğumuzdan çantaları ve ayakkabılarımızı yolumuzun üzerinde bulunan bir tarlaya bırakıyoruz. Şortları ve sandaletleri giyip oldukça hafiflemiş olarak sahile iniyoruz.

Sahile inişte çadırdan yapılmış tesisler görüyoruz. İnternet sitelerinden gördüğümüz kadarı ile yoga, meditasyon vb. şeyler öğreten tesisler bulunuyormuş bölgede. Ancak, öyle arabayla rahat gidilen, yolu olan yerler değil buralar. Yalnız, dört çeker tabir edilen araçlarla bu noktaya -sahile- gidilebilir. Gerçi bu da ayrı bir tartışma konusu olur. Doğanın içinde doğal olmayan unsurlar…

Kabak’ın yaklaşık 400 mt. uzunluğunda, kum çakıl karışık bir sahili bulunuyor. Sahilde su dahi bulacağınız tesis yok. Ancak, denize girip güneşlenmek için oldukça güzel bir yer. İster bir gün konaklayın, ister yola devam edecek olun, Likya yolunda mutlaka uğranılması gereken bir durak diye düşünüyoruz.

Kabak koyunda bir önceki gün tanıştığımız gurupla yeniden karşılaşıyoruz. Grup rehberi konumundaki arkadaş akşama Kabak’ta konaklayacaklarını söylüyor. Biz yola devam niyetimizden bahsedince, bir önceki gün yaşadıklarımızı da bildiğinden bizi uyarıyor. Alınca’da iki ayrı tesis bulunduğunu ( bungalov evler) Derviş ve Bayram adında kişilere ait olduğunu, ama bildiği kadarı ile Bayram’ın çadır kurulmasına izin vermediğini bu nedenle dikkatli olmamızı bize söylüyor.

Biz bir yanda turizmci kimliğimiz, bir yanda dağcı ve insan kimliğimiz, bir yandan yola başlamadan önce internetten okuduklarımız birbirine girmiş karmaşık duygularla arkadaşlardan ayrılıyoruz

Kabak koyunun masmavi sularında yüzmek bize iyi geliyor. O sıcakta yüzmek, günü resetleyip her şeye yeniden başlamak gibi oldu bizim için. Biraz da güneşlendikten sonra tekrar yola koyuluyoruz. Oldukça dik bir çıkıştan sonra çantalarımıza ulaşıyoruz. Tekrar yürüyüş kıyafetlerimizi giyinip yola koyuluyoruz. Bu arada biraz da açıkmış durumdayız.

Mama’s House’un yanına vardığımızda bizim teyze yine bizi karşılıyor.  “Ben size demedim mi çantaları götürmeyin, bak boşuna yoruldunuz, akşama da burada kalın” diye ısrar ediyor. Sonunda biraz nefeslenip birer gözleme yemeye karar veriyoruz. Bu arada Mama’s House un çatısından Kabak Koyu manzarası görülmeye değer. Teyze de bize burayı gösteriyor.

Teyze sürekli konaklamamızı ve yiyecek-içecek almamızı sağlamak için çok ama çok çaba harcıyor. Belli bi noktadan sonra bu tür muhabbetler insana sıkıcı geliyor. Kalacak olsak bile artık kalmak istemiyoruz. Birkaç fotoğraftan sonra sularımızı da doldurarak saat yaklaşık 16.00 gibi Alınca’ya doğru yola koyuluyoruz.

Kabak’ta Alınca’ya giden yolu sorduğumuz kişilerden bazıları, hızlı bir yürüyüşle 2 saate; bazıları ise 4 saate yakın bir sürede Alıncaya varabileceğimiz söylüyor. Biz gözümüzü karartıp yola koyuluyoruz.

Alınca yolunun girişi biraz karışık gibi. Çünkü, başlangıç köy içinden olduğundan işaretler biraz kaybolmuş. Mama’s House dan aldığımız tarif üzerine işaretleri takip ederek patikaya giriyoruz.

Patika Kabak Koyunun derinliklerini oluşturan vadinin sol tarafındaki sırttan devam ediyor. Yavaş yavaş yükselmeye başlıyoruz. Kaynaklardan okuduğumuz kadarı ile sahilden yaklaşık 700 mt. yükseklere tırmanmamız gerekecek.

Köyün çıkışında, hayvanlarını toplamaya çalışan bir aile ile karşılaşıyoruz. Karşılaştığımız nokta dik bir yamacın/zeytinliğin iş makineleri ile traşlanmış ve çevresinin çitlerle çevrilmiş olduğu bir yer. Köylü ile konuşuyoruz. 3-5 tane keçisi olduğunu ve yanındaki küçük güzel kızını da bunların geliri ile beslemeye çalıştığını vs. anlatıyor. Çitli tarlayı sorduğumuzda, zenginin biri burayı almış, herhalde bir otel yapacak diye cevap veriyor.  Denize yürüyerek en az 40-50 dk. mesafede bulunan, yaklaşık 60 derece eğime sahip dağında başında bu yer bile rant uğruna talan edilmiş durumda… yürüyüşün birinci gününde Kozağaç Köyünde gördüğümüz manzaranın bir diğer versiyonunu yaşıyoruz maalesef. İçimiz burkularak yolumuza devam ediyoruz.

Yolumuz yavaş yükseliyor. Artık vücut yürümeye alıştığından çok zorlanmıyoruz. Ancak, bana göre yürüyüşün en dik ve zor kısımlarından biri bu parkur…

Orman içinde gezinen keçilerle karşılaşarak yolumuza devam ediyoruz.  Yaklaşık 1,5-2 saatlik yürüyüşten sonra diğer yakadan gelen patika ile birleşiyoruz. Yukarıdan aşağıya baktığımızda iyi ki diğer yolu tercih etmemişiz diyoruz. Zira o yol oldukça dik...

Saat 18.00’i geçmiş olmasına rağmen yürüyüşümüz devam etmekte. Kırmızı beyaz çizgilerden başka rehberimiz olmadığından daha ne kadar yolumuz kaldığını bilememekteyiz. Yukarıda söylediğim gibi, yolu sorduğumuz yöre insanları da çelişkili cevaplar veriyorlar. Biz de Kabak’tan yürümeye başladığımızda yaklaşık saat 18.00 gibi yani hava kararmaya başlamadan Alıncaya varmayı hedeflemiştik oysa henüz Alınca ortada yok sadece görebildiğimiz yürüdüğümüz karşı sırt.

Hedefi tutturamasak da saat 19.00 gibi ormanlık alandan çıkarak Alınca’nın tarlalarına ulaşıyoruz. Hava kararmış durumda. Köyün içine gidip Faralya da yaşadığımız tatsızlık tekrarlanır mı? yoksa, ilk gördüğümüz su kenarına kampı kuralım mı? diye konuşarak yürümeye devam ediyoruz. O arada, köyün ilk evlerinin ışıkları görünmeye, köpekler havlamaya başlıyor…

Köyün içine girişte solda bir yamaçta bungalov görüyoruz. Kabakta konuştuğumuz diğer grubun rehberinin tarifine göre burası  Derviş’in yeridir diye düşünüyoruz… Su bulmak için yürüyüşe devam ediyoruz. Derken küçük bir boşluğun yanında bulunan bir evin yanına geliyoruz.

Evin bahçesinde turist oldukları kıyafetlerinden belli olan bir çift oturmakta… Buranın “Bayram’ın yeri” olacağını düşünürken bir kız geliyor. “Kalacak yer isteyip istemediğimizi” soruyor hemen. Biz “çadırlarımızın olduğunu, çadır için yer aradığımızı” söylüyoruz. Kız “çadır kurdurmadıklarını” söylüyor. “Ama yine de dayıma bir sorayım” diyerek evin içine gidiyor. Konuşmalar dışardan duyuluyor: -Çadır kurmak istiyorlarmış,  -Yer yok, neyse dur ben bakayım…

Dışarı Bayram geliyor. Ona derdimizi anlatıyoruz. Evin önünde kocaman bir boşluk hatta bu arazi koşullarında meydan sayılır.  Ama “buraya kuramazsınız, isterseniz şöyle aşağıya kurun” diyerek taraçanın altındaki kısmı bize işaret ediyor. Bir yandan da “yağmur yağabilir, isterseniz oda verilim” diye  öneride bulunuyor !!! Ama biz o kadar süre taşımış olduğumuz çadırın faydasını da görmekte kararlıyız.

Bi şeyler yer içersek çadır yeri için para istemediklerini bize söylüyor, Bayram. Biz de çay istiyoruz. Sağ olsunlar bir demlik çay demliyorlar. Çadırı kurduktan sonra bolca çay içiyoruz. Çayın parasını sorduğumuz da ne verirsen ver diye rakamı bize bırakıyor. Biz de en azından bir çadır yeri parası olacak rakamı veriyoruz.

Alınca aslında Kozaağaç Köyü’nün 10-15 hanelik bir mahallesi. Bu köy Fethiye Ölü Denizin hemen üstünde. Yürüyüşün birinci günü onun diğer mahallesi olan Kirme’den geçmiştik. (isim yanlış olabilir) Bu yerleşimlerin nüfusu düşük olduğundan buralar diğer köyün mahallesi sayılmış. İşin kötü tarafı köy merkezi aralarında tam anlamı ile yol bulunmuyor.

Alınca, Yedi Burunlar bölgesine, batı-güney batı istikametine bakıyor. Denizden yaklaşık 400-500 mt. yükseklikte, oldukça dik bir yamaç üzerine kurulu. Gece karşımızda bulunan Yunan adalarının  ışıkları hoş bir görüntü oluşturmakta. Sabahın ilk güneşi ile Akdeniz seyri ise ayrı bir keyif.

Yürüyüşün ilk gününden beri gözlemlemekte olduğumuz gibi, burası da denize çok dik inen bir bölge. Deniz kenarında plaj bezeri bir alan da yok. Küçük küçük koylar bulunmakta. Buralara yaya olarak inmek oldukça zor, kimilerine ise imkansız. Koyların plajı ise daha ziyade taşlı-çakıllı yapıya sahip.

Alınca’dan güney istikametine bakınca, Likya yolunun devamı olan Gey Mahallesi görünmekte. Oraya kadar asfalt otomobil yolu gitmekte. Kuş uçuşu olarak yürüyeceğimiz yol da görünmekte.

Likya yolu kitabında (orijinal olmayan da J , Okyanus Yayınlarından yayınlanmış olan kitaptan bahsediyorum, diğerinin hikayesini ayrıca anlatacağım) Alınca’dan sonra yola devam için iki ayrı seçenek sunuluyor: 1. Gey Mahallesi üzerinden güneye devamla Bel’e varmak,  Diğeri ise Gey istikametine doğru, yani güney doğuya, bir süre yürüdükten sonra sola kuzey doğu istikametine yönelerek  Sydma antik kenti ve oradan tekrar güney batıya yönelerek Bel’e ulaşmak.

Akşam çaylarımızı içerken bir yandan da Bayram Bey ile sohbet ettik. Köy ve civarı hakkında bilgiyi de Bayram’dan edindik. Yolun işaretlenmesi sırasında Cate’in de kendi evinde kaldığını, daha sonra bungalovları yaptığını anlatıyor bize. Burada sadece yatak hizmeti veriliyor. İsteyene sabah gözleme türü şeyler de yapılabiliyor. Yazın sıcağı için Bayram’ın evin çatısı da oldukça güzel ve manzaralı bir kamp yeri olabilir. Bayram oraya birkaç tahta sedir de yapmış, onları üzerinde de misafirlerin kalmasını sağladığını söylüyor.

Gelen misafir sayısına göre gerekirse kendi yattıkları yeri dahi müşterilere bırakarak insanları dışarıda bırakmamaya çalıştıklarını bize söylüyor. Gecelik 30TL konaklama ücreti talep ettiklerini anlatıyor.

Sabah Bayramla sohbetimize devam ediyoruz. Yolu kavramaya çalışıyoruz. Gey mahallesine kadar olan yol görünüyor. Dolayısı ile oraya yürümenin bir anlamı kalmıyor bizim için. Zira bilinmezlik sihri bozulmuş durumda. Ancak GEY in için görünmüyor. Buralara kadar gelmişken orayı da görmek gerek diye düşünüyoruz.

Diğer yandan GEY e yürümek yerine acaba SDYMA ya mı yürüsek diye düşünüyoruz. Zira orada ise antik kent olduğu söyleniyor.

Sonunda şöyle bir sonuca varıyoruz: Hem zamandan kazanmak, hem her yeri görebilmek, hem de sırtımızdaki tabir-i caiz ise eşek yükü ile daha fazla yürümemek için Bayramın arabası ile Önce GEY mahallesine kadar gidip o bölgeyi ve yolu görmek, sonra yine GEY de SDYMA ya arabayla gitmeye karar veriyoruz.

Alınca Gey arası yaklaşık 8-10 km, oradan SDYMA ise yaklaşık 15 km. Tüm bu yol için Bayram bizden 45,00TL taksi ücreti istiyor. Kabul ediyoruz.

Kahvaltıdan sonra saat 09.00 sıralarından eşyalarımızı araca yükleyerek yola düşüyoruz. Yolumuz yürüyüş yoluna paralel olarak devam ediyor.10-15 dakika da GEY mahallesine varıyoruz. Mahalle içerisinde kısa bir tur atıyoruz arabayla. Sonrasında Bayram bizi GEY muhtarının evine götürüyor, Muhtarın da ismi Bayram. Muhtar da konaklama hizmeti veriyor. Ancak, burada bungalov yok, evini açıyor konuklarına. Muhtarın evinde el yapımı turistik halılar da dokunmakta. Daha yeni boyanmış yün ipler asılı her tarafta.

Biraz fotoğraf çektikten sonra tekrar SDYMA ya doğru yola koyuluyoruz.

Geldiğimiz yolun bir kısmını tekrar geri dönüyoruz. Sonra kuzeye doğru yöneliyoruz.

Köylerin içerisinden geçerek SDYMA antik kentinin bulunduğu  DODURGA köyüne varıyoruz. Köyün girişinde antik lahitler göze çarpıyor. Tarihle iç içe yaşayan pek çok yerde olduğu gibi burada da kimi binalarda, tarihi binalardan sökülen taşların kullanılmış olduğunu görüyoruz.

Bayram bizi köyün ortasında bulunan Cami bahçesinin kenarında bırakıyor. Caminin bahçesinde daha önce pek çok sitede ismini duyduğumuz ve kendisinden övgü ile bahsedilen İMAM ÖZCAN bey, eşi, kızları ve turist konukları çay içmekteler.

Bizi de davet ediyorlar. Bir çay molasından sonra tarihi kenti gezmeye çıkıyoruz. İmam Özcan bizim yanımıza köyden iki çocuğu rehber olarak görevlendiriyor.

Çocukların da yardımı ile tarihi kenti dolaşıyoruz. Turumuz yaklaşık 45 dakika sürüyor. Aslında kent çok büyük değil. Ancak, gördükleriniz ilginizi çekiyorsa, biraz da fotoğraf çekiyorsanız zaman hızlı geçiyor demektir.

Antik kent turumuz yine Caminin yanında son buluyor. Burada imamla tekrar sohbet ediyor, çay içiyoruz. Hatta bize yemek de öneriyorlar, ancak vaktimiz yok.

Bu arada Özcan bey de yürüyüşçülere konaklama imkanı sunuyor. Fiyat olarak da 20-30 TL arası bir şey olacağı kanaatindeyiz. Yolun başından beri tanıştığımız en konuksever ve en “insan” Özcan bey ve ailesi…

Yürüyüşün başından beri, gün sonlarında, yürürken giymiş olduğumuz tişört, çorap gibi kıyafetleri yıkayıp kurumaya bırakıyoruz. Sabah da tekrar aynı kıyafetleri giyerek yola devam ediyoruz. Bir önceki gece Alınca da yıkadığımız kıyafetler gece bir miktar yağmur yağdığından kurumamıştı. Biz de SDYMA ya ilk vardığımızda bunları cami bahçesine sermiş idik. Turumuzun sonunda bu kıyafetler de kuruduğundan üzerimizi de değiştiriyoruz. Cami avlusunda bulunan çeşmeden sularımızı da dolduruyoruz.

Rehberimiz olan çocuklara ve Özcan bey e bir sonraki durak olan Bel’e ne kadar sürede varabileceğimizi ve orada su olup olmadığını soruyoruz. Su konusunda tam bilgi veremiyorlar. Yolun ise yaklaşık 3-4 saat süreceği tahminini söylüyorlar. Biz de BEL den sonra Belceğiz e gitmeyi hedeflediğimizden fazlası ile su alıyoruz.

Ayrılırken İmam Özcan beye çay parası vermeyi teklif etsek de kabul etmiyor. Onun yerine, isterseniz gezdiren çocuklara bir şey verin diyor.

Sdyma da camiye sırtınızı döndüğünüzde soldan yukarı giden taşlı yol ile yürüyüş maceranız yeniden başlıyor.

Bir sonraki hedef Bel ve Belceğiz hatta başarabilirsek Gavurağılı…

Yol, köyün tarlaları içerisinden devam ediyor. Kısa bir süre sonra işaretleri kaybediyoruz. Klasik taktik, dağılarak işaret arıyoruz. Yaklaşık 15-20 dakika uğraştıktan sonra buluyoruz. -Gerek yerleşim yerlerinin içinde gerekse yol çalışması olan yerlerde işaretler silinmiş olabiliyor, dikkatli olmakta fayda var- Ayrıca, zaman zaman muhabbete kaptırınca işaretler kaybolabiliyor. Ya da işaretler silinmiş olduğundan yolunuzu kaybedebiliyorsunuz. Bu nedenle rota süresi hesaplarken bunu da dikkate almakta fayda var.

Yolumuz orman içinden tırmanış şeklinde devam ediyor. Yaklaşık 1 saatlik tırmanıştan sonra ormanın ortasından geçen, daha yeni açıldığı her halinden belli olan, yaklaşık 15 mt. genişliğinde ancak henüz asfaltlanmamış olan yola rastlıyoruz. Dağın başında, üstelik doğru dürüst yerleşimin olmadığı bir yere bu yol neye hizmet yapılmıştır ??? anlamakta zorlanıyoruz.

Yol ile birlikte işaretleri de tekrar kaybediyoruz.bir süre işaret aranarak yoldan yürüyoruz. O sırada, BEL’de oturmakta olan bir motosikletli köylü geliyor. Onunla biraz sohbet ediyoruz. Yanında bulunan çocuğuna, Orhan getirmiş olduğu bayram şekerlerinden veriyor… Köylü bize yolu takip ederek Bel’e ulaşabileceğimizi, söylese de biz hem kısa hem de amaç olan rotayı yürümekte ısrar ediyoruz. Sonrası yine yola devam.

Araç yoluna bağlandığımız noktadan yukarı doğru yaklaşık 500 mt. yürüyünce solda kırmızı beyaz çizgilerimizi buluyoruz tekrar. Yaklaşık 30 dakika yürüyüşten sonra oldukça geniş bir düzlüğe çıkıyoruz. Burada çok fazla arı kovanları bulunmakta.

Kovanların yanından geçerek yolumuza devam ediyoruz. Artık tırmanış da son bulmuş durumda. 30 dakika daha yürüdükten sonra tekrar traktör yoluna ulaşıyoruz yolu takip ederek bir süre sonra BEL’e varıyoruz.

BEL yaklaşık 30-40 hanelik bir köy. Burada çay içeceğiniz bir köy kahvesi ya da bir alışverişi için bir bakkal bulunmamakta/yok.

Yolumuzun üstünde köyün Camisi var. Burada biraz dinleniyoruz. Caminin temiz tuvaletinde ihtiyaç gideriyoruz. İçme suyu da var üstelik. Suyu görünce üzülüyoruz. Çünkü yaklaşık 3-4 saattir sırtımızda su yükü ile yürümüş durumdayız. Üstelik buradaki suyun tadı SDYMA’dan aldığımızdan daha lezzetli.

Gerek geçtiğimiz yerlerde, gerek Sdyma da gerekse Bel de çokça sarnıçlar var. Kurak bölge olduğu için mecbur kalınca içme suyunu buralardan temin ediyorlarmış. Sdyma’da  bize BEL’de suyun sarnıçlardan temin ediliyor olabileceğini söylemişlerdi…

Camiden sularımızı doldurduktan sonra yan tarafta bulunan  Gey’e gidişi gösteren LİKYA YOLU tabelasını görüyoruz. Alınca’dan Gey’e ve oradan da Bel’e devam etseydik yine şu an bulunduğumuz Caminin yanına varacaktık.

Camiyi sağ tarafımıza alarak güney doğu istikametine doğru yola devam ediyoruz. Köy içinde bir kısım insanlar bize HELLO, MONEY diye bağırıyorlar, biz Türkçe olarak merhaba diyince, çay var gelin çay için şeklinde davetler de alıyoruz. Ama yaşadıklarımız ile internet sitelerinde anlatılanlar birbirini tutmadığından davetleri kabul etmeyerek HELLO, MONEY, TURİST şeklinde bağrışmalarla, selamlaşmalarla yolumuza devam ediyoruz.

Likya yolunu her yıl 8000 turist yürüyor diye gazete haberi okumuştum. Yerli mi? yabancı mı? toplamı mı? orasını bilemem. Ancak, şu gördüklerimiz içimizi burkmuyor dersem yalan olur. İnsanımız  kendi ülkesinden bir vatandaşın Likya yolunu yürüyebileceğini ya da böyle bir aktivite de bulunabileceğini nedense kabul edemiyor ya da akıl edemiyor…

Bel köy içinden devam eden yolu –araçların da geçebildiği toprak yol- güneydoğu istikametine takip ettiğimizde BELÇEĞİZ e varabileceğimizi köylülerden öğreniyoruz.

Yaklaşık 1-1,5 saatlik hafif eğimli bir tırmanıştan sonra BELCEĞİZ e varıyoruz. Burada 1 tane ev ve içilir su olmayan bir de sarnıç var. Yollarda konuştuğumuz insanlar buradaki evde yaşlı bir kadının yaşadığını söylemişlerdi. Ancak, biz bahçede bulunan ineklerden başka bir şey göremedik.

Belceğiz, tepeden Akdenizi gören, evin önünde taraçalardan oluşan bir tarlası bulunan orman içinde hoş ve sevimli bir yer. İçme suyu da olsa belki günü burada bitirmek mantıklı olabilirdi. Ancak biz zamanı daha iktisatlı kullanmak adına Gavurağılına doğru yola devam etmeyi düşünüyoruz.

Yollardaki tabelalara göre, SDYMA – BEL arası 8 km , BEL- BELCEĞİZ arası 4 km, Belceğiz  - Gavurağılı arası 11 km . ???

Kitaplarda yazılanlar daha da farklı. Bu mesafelere iki nedenle güvenilmemeli diye düşünüyoruz: Birincisi tabelalarda yazılanlarla, kitaplarda yazılan mesafeler birbirini çoğunlukla tutmadığından bu rakamlar bize doğru gibi gelmedi. İkincisi doğru olsa bile eğime ve orman durumuna göre yürüyüş süresi ve sizi yorma şekli değişmekte.

Denizi ve evi sağınıza alarak ve geldiğiniz yöne sırtımızı dönerek Gavurağılı yoluna giriyoruz. Yolumuz orman içinden devam ediyor. Yaklaşık 30-45 dk. arası orman içi yürüyüşten sonra tekrar Akdenizi gören dik tepelere ulaşıyoruz.

Oldukça dik bir tepeden aşağı inişe geçiyoruz. Yolumuz kısa kısa kavislerle dönerek alçalmakta. Çok dik ve muhtemelen rüzgar alan bir cephe olduğundan fazla ağaç da yok. Yolumuz sürekli dik eğimli, keskin kayalar üzerinden devam ediyor.

Yaklaşık 2 saatlik bir inişten sonra Gavurağılı’nın üzerine ulaşıyoruz.

Altımızda köyün tarlaları ve evler gözükmekte. Saat yaklaşık 17.30 olmuş durumda. Fazla gecikmeden köye ulaşıp kamp için uygun alan bulmayı düşünerek yola devam ediyoruz.

Çıplak ve küçük kayalarla dolu dik iniş sonunda köyün girişindeki ormanlık alana varıyoruz. Yaklaşık 15-20 dakikalık bir yürüyüşle köye giriyoruz. Oldukça yorulmuş durumdayız. Hemen bir su kaynağı/çeşme bularak yakınına kamp atma niyetindeyiz. Bir yandan çizgileri takip ederek kendimize kamp yeri ararken yanımıza bir bayan yaklaşıyor. İngilizce olarak kalacak yer arayıp aramadığımızı soruyor… Bayan İngiliz’miş, uzun süreden beri bu köyde kalmakta imiş. Köyün batı tarafından (bizim geldiğimiz yön) doğuya Patara’ya devam yolun hemen yanında bir evde kalıyormuş. Oldukça büyük ve bahçeli bir ev. Evini konaklamak isteyenlere kiraya vermeye çalıştığını (günlük oda kiralama şeklinde)  bize söylüyor. Ancak, biz daha önce de olduğu gibi hamallığını yaptığımız çadırın semeresini almak istediğimizi kendisine söylüyoruz.  O ana kadar karşılaştığımız Türkler bizden para almaya çalışmış olmalarına karşın, İngiliz bayan öyle davranmıyor. Hatta bize “buraya çadır kurmayın, aşağıda deniz kenarında daha güzel yer var, üstelik yakınında su da var” diyerek o bölgede kamp atılabilecek en güzel yeri de tarif ediyor. Teşekkür ederek hızla kamp alanına ulaşmaya çalışıyoruz. Zira hava kararmaya başlıyor.

İngiliz hanımın evinin önündeki toprak yoldan yürümeye başlıyoruz. Yaklaşık 400-500 mt. yürüyünce sağa aşağı deniz istikametine yol iniyor. Bu yolu takip ederek sahile ulaşıyoruz. Sahilden 10 mt. yükseklikte bir düzlük var. Çevredeki çöplerden buranın yoğun olarak kullanılan bir yer olduğu anlaşılmakta. Hızla çadırımızı kuruyoruz. O arada, hava da kararıyor. Denize girmeyi bir an aklımızdan geçirsek de sert bir rüzgar ve dalga var. Ayrıca, sahile iniş eğimli ve  kayalık olduğundan karanlıkta kayma korkusu ile denizden vazgeçiyoruz. Ancak, benim temiz arkadaşım Orhan yine de deniz suyuyla da olsa duşunu almayı ihmal etmiyor… Yemeğimizi yiyip biraz sohbetten sonra uyku faslı başlıyor.

Sabahın ilk ışıkları ile uyanıyoruz. Akşam karanlıkta fark edemediğimiz güzellikleri görüyoruz. 

Kahvaltıdan sonra çadırı toplayıp tekrar yola koyuluyoruz. Bir önceki gün sahile bağlandığımız ana yola geri yürüyoruz. Köyün bahçeler içerisine dağılmış evleri çok hoş görüntüler oluşturuyor. Diğer yandan yolun üst tarafında orman içinde yeni yapılmakta olan villa benzeri iğrenç binaları görüp biraz tuhaf duygulara kapılıyoruz…

Akşam karanlık bastırınca suyu bulamamıştık. Bir yandan suyu, bir yandan kırmızı-beyaz çizgilerimizi arayarak ana yoldan yürümeye devam ediyoruz. Karşıdan gelen motosikletli köylüleri durdurarak suyu ve çizgileri soruyoruz. Onlar da yolun altında kaldığını söyleyerek bize yerini tarif ediyorlar.

Tam durduğumuz yerde yolumuzun üzerinde gidiş istikametine göre sağ tarafta eski bir tesis bulunmakta. Uzunca bir süredir kullanılmadığı belli olan, küçük bungalovlardan, restauranttan oluşan oldukça güzel bir yer. Akşam bulmuş olsaydık çadıra bile gerek kalmazdı diye düşünüyoruz… Tesisin içinden aşağı bahçelere doğru iniyoruz. Çok güzel narlar olmuş, birkaç mandalina olmaya başlamış ama henüz limon tadında. Biraz da böğürtlen yiyiyoruz. Nihayet çeşmeyi de buluyoruz.

Dün kamp yaptığımız yerden yukarı tırmanmak yerine, denize sırtımızı vererek sağa gidiş yönüne doğru bahçelerin içerisine devam etseymişiz 100 mt. sonra suyu bulacakmışız aslında…

Bahçeler ve bu civardaki binalar genellikle terk edilmiş. Bahçeleri ot basmış durumda. Orhan yukarıda bulunan bir evde oldukça ilginç materiyallar buluyor. Fotoğraflar çekiyor.

Suları da doldurduktan sonra tekrar geri dönerek yola koyuluyoruz.  Tesisin alt tarafında çizgileri de buluyoruz. Bunları takip ederek tekrar ana yola bağlanıyoruz. Bundan sonra yaklaşık 2 saat kadar asfalt yoldan yürüyoruz. Sağ tarafımız deniz sol tarafımız orman ve makilik… Bir ara işaretleri kaybetsek de sonunda Pydnee girişini buluyoruz.

Antik kent yalnızca sur duvarlarından ibaret desek yanlış olmaz. Küçük bir delikten içeri giriyoruz. Surların içerisini dolaşıyoruz. Surların doğu tarafında olanların üzerinde bakılınca Patara’ya ulaşmış olduğumuzu görüyoruz. Doğrusu ya biraz da keyfimiz kaçıyor. Zira surların üzerinden bakınca, günlük hayat, evler, kirli bir dere, Patara kumsalı ve arabalar ve dolayısı ile insanlar görülmekte…

Kaderimize razı olup yola devam ediyoruz. Karşımızda görünen Patara kumsalını hedef alarak yürümeye devam ediyoruz. Nihayet Özlen çayına ulaşıyoruz. Çayı karşıya geçmek için bir köprü bulunmakta. Köprünün yanına geldiğimizde burada kulübemsi evde oturan yaşlı amca ile torunlarını görüyoruz. Selam verip bayramlarını kutlayınca bizi soluklanmaya davet ediyorlar… Bugün bayramın ilk günü ve biz bu amcanın bayramını ilk kutlayan kişiler oluyoruz.

Derken muhabbet koyulaşıyor. Asmaların altında muhabbet ederken, bir yandan da asmalardan üzüm koparıp yiyoruz. Amca, hemen anlatmaya başlıyor: Benim çocukluğumda buralarda her türlü kuş olurdu, öyle ballar olurdu ki yemeye doyamazdınız. Şu yanımızdan geçen Özlen çayı buralara can verir. Burada öyle balıklar olurdu ki göreceksiniz… Amca, buralara Fethiye’den başlayarak gelecek olan bir otoban yoldan bahsediyor. İşte o anda,  Sdyma antik kentinden Bel’e geçerken görüp merak etmiş olduğumuz kocaman yolun ne anlama geldiğini çok iyi anlıyoruz… Bu yolları yapan zihniyet en ufak bir alan bile bakir ve doğal kalmamalı diye düşünüyor olsa gerek. Hemen yol, kent, tesis kurulmalı binalar yapılmalı. Ne de olsa turizm bu demek bizim ülkemizde… Biraz daha konuştuktan sonra amca ile vedalaşıyoruz.

Özlen çayı üzerindeki dereden geçerek Patara kumsalının girişine geliyoruz. Burada bir kafeterya var. Bu da şu anlama geliyor. Gavurağılından yola çıksanız, aç ve susuz olsanız dahi yaklaşık 2-3 saat sonra hepsine ulaşabiliyorsunuz.

Bulunduğumuz yer Patara kumsalının batı ucu. Hemen girişinde Özlen çayı denize kavuşuyor. Çayın buz gibi sularına ayaklarımızı sokarak balıkların keyfini kaçırıyoruz.

Güzel bir mola oluyor bizim için. Yola devam etmek için iki seçeneğimiz var.

Birincisi kumların içinden Patara kumsalını takiple Letoon antik kentine ulaşmak. Hava çok sıcak ve yol üzerinde görülmeye değer hiçbir şey olmadığından (yol boyunca seralar ve ilk defa sırt çantasıyla yürüyen insan görmüş olan insan ötesi canlılar var).

İkinci seçenek ise, hemen ileride duran dolmuşlara binerek Kumluovaya varmak, yol üstünde inerek çantaları yolun kenarında bulunan bakkala vermek, sonra da 1 km . lik yürüyüşle Letoon antik kentini ziyaret etmek, tekrar dönerek çantaları almak ve 20 dk. arayla gelen diğer dolmuşu yakalayarak Xantos antik kentine ulaşmak.

Kumların ve tozun içinden yürümektense ikinci seçeneği daha uygun görüyoruz.  Dolmuşçuların yanına vardığımızda kalkış saati için biraz beklememiz gerekiyor. Hemen muhabbet başlıyor. Gayet laubali bir şekilde oturan şöförlerden biri, ağzını yaya yaya nereye giddiyonuz? niye yürrüyonuz? çantalarda ne taşşıyonuz? ben daha iyi yürürdüm … gibi sevimsiz bir konuşma başlatıyor. Pydnee den bakıp insanları ve hatta şu an bulunduğumuz minübüs durağını görünce niçin üzüldüğümüzü sanırım daha iyi anlamışınızdır.

Kumluovada tarif edilen bakkalın önünde minbüsten iniyoruz. Çantaları marketin yanına bırakıp hızla Letoon’a ulaşıyoruz. Yolumuz kasabanın evlerinin içinden devam ediyor. Bayram olması nedeni ile de olacak ki yollar kalabalık. Çok fazla motosikletli var. Ve hilafsız hepsi size korna çalıyor, HELLO.. MONEY, diye bağırıyorlar demek isterdim ama aslında böğürüyorlar.  Bir tarafta Patara, bir tarafta Letoon, bir tarafta Xantos bu kadar tarihin ve turizmin içinde olduğunu düşündüğümüz insanlar adeta insan görmemiş gibi davranıyorlar. Oldukça rahatsız oluyoruz. Hatta bir ara sinirlenip niye hello diyorsunuz, Türkler yürüyemez mi? diye tepki bile veriyoruz. En küçüğünden en büyüğüne hepsi aynı davranışı sergiliyorlar anlıyoruz ki bunlar sadece içgüdüleriyle hareket eden mahlükatlar.

Letoon’a gittiğimizde daha kapsamlı bir tarihi yapı beklerken sadece küçük bir tiyatro, yer mozaikleri ve sütün taşlarıyla karşılaşınca biraz hayal kırıklığına uğruyoruz. Giriş 12 TL. Bu türden bir antik kent için bu ücretin yüksek olduğunu söyleyebiliriz. Eğer bu türden bir gezi düşünüyorsanız mutlaka Müze Kartı alın. Letoon antik kentinin önemi aslında mitolojisinde gizli. O yüzden, bu yolculuğa çıkmadan önce mutlaka mitoloji okuyun. Yoksa gezdiğiniz birçok yeri sadece gezmek için gezer tarihsel içeriğinden yararlanamazsınız.

Letoonu gezdikten sonra hızla geri dönüyoruz.

Çantalarımız alıp bir sonraki minübüsle Xantos antik kentine ulaşıyoruz.

Burası Eşen Çayı kenarına kurulmuş bir kent. Antik kent Kınık ilçesinde bulunmakta. Eşen çayının üzerinde bulanan köprüden geçerek antik kente doğru yürüyoruz. Köprüden geçerken Xantos’luların yapmış olduğu eski köprü kalıntılarını görebilirsiniz.  Köprüden sonra sağ taraftan kentin girişi olan büyük bir kapı sizi karşılıyor. Antik kentin ana giriş kapısının sol tarafı çöplerle dolu. Düşünün Likya Kentlerine başkentlik yapmış bir yerde sizi ilk karşılayan tarihi doku yerine çürümüş ve kokuşmuş bir zihniyetin temsilcisi çöpler. Bu görüntüyü aklınızdan çıkartabilirseniz eğer karşınızda Likya Yolu uygarlıklarının başkenti Xantos. Bugün bile kendi kimliğini o kadar güzel sizlere gösteriyor ki burada saatlerinizin nasıl geçtiğini anlayamıyorsunuz. Gerçekte güzel ve görülmeye değer bir antik kent ama lütfen ön araştırma yapmadan sadece gezdim demek için bu kentleri gezmeyin yoksa hiçbirinin diğerinden farklı bir yanı yok der ve geçer gidersiniz.

Ortalıkta turlarla gelmiş gruplar var. Biz de hemen gruplara yanaşarak bildiklerimizden farklı ne anlatıyorlar diye beleşten rehberlik hizmeti alıyoruz. Rehberin ilk sözü burada görmüş olduğunuz mozelelerin gerçekleri İngiltere’de buradakiler sahte. Daha ne diyebiliriz ki !!! Yaklaşık 1-1,5 saat harcadıktan sonra tekrar yola koyuluyoruz.

Bu arada, daha Fethiye’de başlayan ilk insan görme sendromu burada biraz şekil değiştirmiş olarak motosikletli hatta arabalı herkes böğürerek o da yetmiyormuş gibi kornalarıyla sadece yol kenarından yürümekte olan bizleri taciz etmeye devam ediyorlar. Bi ara antik kent çıkışında işaretleri kaybediyoruz. Yol kenarında motorlarını park etmiş gençlere çizgileri soruyoruz, “ne çizgisi biz öyle bir şey görmedik” diyorlar. Biraz daha devam edince 10 mt. ilerinde bulunan çizgileri yine biz buluyoruz… O arada,  gençler arkamızdan bağırma denemesiyle böğürüyorlar hatta topluca uluyorlar… “hani para yok mu diye”…  O an, aklımıza Gavurağılındaki İngiliz bayan geliyor….

Bu arada, beğenmediğimiz ama bize en azından ana noktalar hakkında bilgi veren Likya Yolu kitabımı düşürmüş olduğumu fark ediyorum. Orhan bulurum umuduyla veya belki Xantos’ta görmüş olduğumuz kitapçı da yenisini alırım diye geri dönüyor ama kitabı bulamıyoruz. Moralimiz bozuluyor. İlk defa bu türden bi moral bozukluğu yaşıyoruz kendi içimizde. Herkes kendine kızacak bişeyler buluyor ve birbirimizi sakinleştirmeye rahatlatmaya çalışıyoruz ama nafile. Aslında moralimizi bozan kitabın kaybolması değil bugün dahi oradaki insanların davranışlarını hatırlayınca benzer bi şekilde ruhumuz daralıyor sanki mengenede bizi sıkıyorlar gibi hissediyoruz. Bundan sonra aklımızda kalan yer isimlerine göre yolumuza devam etmek zorundayız.

Anayolun yanından patikaya devam ediyoruz. Ara ara patika üzerinde Xantos’a su taşıyan su arklarına rastlıyoruz. Bu yazıyı yazarken fark ediyoruz ki o moral bozukluğuyla yerin 2-3 mt. altından özel yapım küntlerle su taşıma sistemini hiç fotoğraflamamışız. Şu an, buna üzülüyoruz. İnsanın morali bozulunca bu güzellikleri göremiyor malesef. Şimdi, içimden yine kızıyorum o insanlara. Yaklaşık 1 saat yürüdükten sonra yolumuz yine kesiliyor. Fethiye-Kalkan yoluna bağlanıyoruz. Yolu 90 derece keserek karşıya devam ediyoruz. Tabelalar Çavdarhisar-Saklı kenti gösteriyor. Bir süre sonra çizgileri yine kaybediyoruz.

Çavdarhisarın neresinden geçiyorduk acaba, Kalkana doğru gideceğimizi biliyoruz. O istikamet de gözüküyor. Ama, işaretler nerede. Yol üzerinde debelenip duruyoruz. Bi ara TEDAŞ’ın  binasını görüyoruz. Onlar direklerde işaretleri görmüştür belki diye soruyoruz, bilmiyorlar. Yolda kime denk gelirsek soruyoruz ama kimsenin bir şey bildiği yok. Her yer insan kaynıyor. Bu konu şaka programı gibi gelmeye başladı bize, soru aynı kırmızı-beyaz Likya yolu çizgisi gördünüz mü? Cevap aslında basit ama bir o kadar ürkütücü  NE NE? YOO? NARIYOLAMIŞ KIII? GÖMEDİM? BİMİYOM BEN? Düşünebiliyor musunuz? bu yolu kaç kişi kullanmıştır bugüne kadar ama yöre halkının bu insanların nereden gelip nereye gittiğine ve neden bu izleri takip ettiğine dair en ufak fikirleri yok. Aslında, olmaması da iyi, kesin o izleri silerler ya da para isterler göstermek için zaten selam verince bile karşılında MONEY MONEY diye boşuna bağırmıyorlardır herhalde. Üstelik, Ramazan Bayramında olup bitiyor tüm bunlar. En insancıl olduğumuzu iddia ettiğimiz günlerde. En ilginç olan ise siz onlarla Türkçe konuşurken onlar size İngilizce bişeyler söylemesi. Kim diyor ? bu ülkede yıllarca İngilizce eğitim veriliyor ama İngilizce konuşan yok diye. Bu yolu yürüyün bak ne güzel konuşuyorlar, şaşıracaksınız.

Bu arada, yürüye yürüye köyün merkezine de yaklaşıyoruz. Konuştuğumuz insanlardan internet cafe olduğunu öğreniyoruz.  En azında buradan mail adresimizde bulunan yazışmalardan rotayı tespit ederiz umuduyla yürürken köyün bekçisine rastlıyoruz… Günün piyangosu da bu oluyor… Bugüne kadar bu yol hakkında en doğru bilgiyi ve tüm ayrıntılarıyla ondan edinebildik. O an, için Allahtan isteyebileceğimiz tek şey buydu. Yüzlerimiz birazcıkta olsa gülmeye ve kendimize gelmeye başladık. Bugün bayramın ilk günü ama yüreğimiz gerçekten kan ağladı ÇAVDARHİSAR’da.

Bekçi, yaklaşık 40 yıldır köyün bekçiliğini yapıyormuş. Ama, sigortası ödenmediği için emekli olamıyormuş. Benim mesleğimi de duyunca hemen sorular başlıyor, ne yapabilirim? dava açsam kazanır mıyım?  Ama, bi yandan da köylülerini kırmak istemiyor…

Bekçi amca bize yolu, işaretleri, nasıl yapıldığını, Cate’i anlatıyor…

O kadar aradığımız yol aslında çok basitmiş.. Xantos’tan sonra asflat yolu dahi takip etseniz doğruca Çavdarhisara geliyorsunuz. Burası oldukça büyük bir yer. Narları insanından çok daha güzel olan bi yer bizim için. Fethiye yolundan köyün içine kadar yaklaşık 4- 5 km . yürümeniz lazım. Tam köyün merkezine vardığınızda sağa güney batı istikametine devam ederseniz mazarlık var, mezarlığın içinden kenarından değil doğrudan mezarlığın içinden devam edip mezarlığı bitirince yol ve işaretler tekrar başlıyor…

Bu arada hava kararıyor. Yolumuzun üstünde çok güzel nar bahçeleri var. Doğrusu ya içimiz gidiyor ama kopartmak istemiyoruz. Bekçi amcanın verdiği üzümleri yiyiyoruz sadece.

Köyün çıkışında evlerin birinin bahçesine çadırı kuruyoruz. Ev, henüz yapım aşamasında ve sahipleri de yok. Üstelik bahçesinde şebeke suyu da akıyor. Bekçi amcanın üstüne bir de su bulmak harika oluyor. Gece burada konaklıyoruz. Su bol, nasıl olsa, çay demle, kıyafetleri yıka, duş al, temizlik yap, makarna yap… gece gerçekten bayram havasına büründü bizim için.

Sabahın ilk ışıkları ile uyanıyoruz. Kahvaltı ve çadır toplama rutinimiz oldu artık. Yolumuzun üstünde bulunan nar bahçelerindeki narlar sabah güneşi ile daha da bir güzel görünüyor. Daha fazla dayanamıyoruz. Göz hakkı diyerek 2-3 tane nar koparıyoruz, ama ne narlar…

Bundan sonra yolumuz sağ tarafımızda batımızda, seralar, daha uzakta Patara kumsalı ve onun ilerisinde bir gün önce yürüdüğümüz yollar olacak şekilde devam ediyor. Xantostan kilometrelerce uzaktayız. Ama yolumuz bu kente su getiren antik suyolu üzerinden suyun kaynağına doğru devam etmekte.

Yüzlerce yıl önce yapılmış su yoluna ve kemerlere bakarak kendimizden ve insanlığımızdan utanıyoruz.

Zira Çavdarhisardaki konuşmalarda o bölgeye suyun yeni geldiğinin öğrenmiştik. İnsanımız o kanalları kullanmayı bile akıl edememiş susuz oturmuşlar ama define buluruz diye su yollarını ve köprüleri şantiye alanına çevirmişler. Bu su yolunun nasıl bir mühendislikle yapıldığını ve bugün bile kullanılabilecek durumda olduğunu görünce oturup kendi kendimize düşündük dakikalarca. Biz mi? onlar mı? medeni diye.

Su yolunu takip ederek yaklaşık saatlik yürüyüşten sonra Çay Köye ulaşıyoruz. Köyün içinde biraz dolaşıp insanlar konuştuktan sonra tekrar su yolunu takip etmeye başlıyoruz. Artık arktan su da akmaya başlıyor.

Kitapta yazan suyun kaynak yerini, İnpınarı bulmak ümidiyle devam ediyoruz… Rastladığımız bir çobana yolu soruyoruz. Bize yeni yol yapıldığını, işaretlerin kaybolduğunu, ilk su çıkış noktasında yaklaşık 15 dakika daha yukarı yürürsek suyun kaynağını bulabilceğimizi anlatıyor. Tabi bu cümleleri adam bize yaklaşık 20 dakikada anlatabiliyor. Yolda karşılaştığımız yabancılarla daha rahat konuşabildiğimizi aklımıza geliyor. Bu trajıkomik sohbetten sonra 15-20 dakikalık yürüyüşle suyun çıkmakta olduğu yeri buluyoruz.

Ancak, ben kitapta bulunan bir taş yapıyı anımsıyorum. İçine girildiği yazıyordu. Böyle bir yapı yok. Yanlış yerde olduğumuz düşüncesi ile çevreyi araştırıyoruz Ama yine de bulamıyoruz. Su da kesilmiş durumda, yalnızca bir noktadan otların arasından çıkıyor… Sonunda pes ediyor ve buranın kaynak olduğuna karar veriyoruz. Bu sefer de işaret arama çalışmalarımız başlıyor. Oldukça vakit kaybediyoruz. Dereyi karşıya geçtikten sonra bir toprak yola bağlanmıştık, Dereye sırtınızı dönünce sağa aşağı devam edince yaklaşık 250-300 mt. sonra sola yukarı işaretleri buluyoruz… Üzümlü yürüyüşümüz de böylece başlamış oluyor.

Önce biraz yükselmeye başlıyoruz. Yaklaşık yarım saatlik bir yürüyüşle yükselme faslı bitiyor.

Kekik kokulu tepelerin arasından güneydoğu istikametine, diğer deyişle Kalkan’a doğru yol alıyoruz. Bir süre sonra, Çavdarhisar’dan beri bizle devam eden ova tarafından gelen asfalt yol gözüküyor. Yolun hemen devamında ise Üzümlü Köyü görünmekte. Yola biraz daha yaklaştığımızda yolun kenarında duran incir ağacı ve onun yanındaki kaktüs meyvelerine gözümüz takılıyor. Kaktüs meyvelerini yemek biraz zahmetli olsa da biz azimli çıkıyoruz.

Meyve molasından sonra üzümlüye doğru yola devam ediyoruz. Yarım saat sonra üzümlünün içerisindeyiz. Bayram olması nedeni ile insan trafiği fazla. Evlerin bahçelerinde bayramlıklarını giymiş insanlar sohbet halindeler. Selam verdiğimiz bir grup bizi de davet ediyor.

Bir yandan Üzümlü’nün meşhur üzümlerinden, bir yandan da elmalarından ikram ediyorlar. Köy eskiden tamamen üzüm bağları ile kaplı imiş. Üzümleri de çok nadide imiş. Hatta eskiler üzümün sapını elmanın içine gömermiş, bu şekilde üzüm bütün kış boyunca tazeliğini korurmuş diye de hikayesini anlatıyor. Sohbet esnasında Patara-Kumluova-Xantos-Çavdarhisar dolaylarında yaşadıklarımızı anlatıyoruz. Motosikletçi tacizleri vs… Bize Kumluova tarafındakiler ile bizler ayrıyızdır diye söylüyorlar. Gerçekten biz de farkı fark ediyoruz. Bu tarafın insanı daha insancıl…En azından insana insan gözüyle bakıyorlar. Bu bakışı gerçekten özlemişik. Şimdi düşününce psikolojimizin baya bozulduğunu anlıyorum. Bu durum yolculuğun uzunluğu veya sırt çantamızın ağırlıyla gerçekten ilgili değil.

Çay ve meyve molasından sonra yola devam etmek istiyoruz. İstikamet İslamlar-Akbel- Kalkan…

Bize köyün içinden geçen asfaltı takip edersek Akbele kadar gidebileceğimizi söylüyor. İşaretlerin ise köyün gidiş istikametine göre sol üst yakasından devam ettiğini zaman zaman da kaybolduğunu söylüyorlar. Ama biz çizgilerimizden şaşmamak düşüncesindeyiz. Tekrar yola koyuluyoruz. Köy içinden bahçelerin kenarından geçerek su yoluna ulaşıyoruz. Yanlış anlamadınız, hala Xantos’a kadar giden su yolundan bahsediyorum… Yürürken bahçelerden insanlar selam vermeye devam ediyor. Bi ara yanımıza bir genç geliyor. Başta İngilizce selam verse de Türk olduğumuzu anlayınca sohbete başlıyor. Geçmişte oraya gelen bir kişinin, ben geziyorum diyerek çadır kurduğunu, ertesi gün gittiğinde çadırın bulunduğu yerde büyükçe bir çukur ve çevresinde künk kırıkları olduğunu yani vatandaşın hazineyi götürdüğünü anlatıyor. Biz hazineci olmadığımızı söylüyoruz. Arkadaşın ikram ettiği narları da alarak yola devam ediyoruz. Köyün bakkalından biraz bisküvi alıp (çantamızdakileri çıkartmak zor geldiğinden ve bölge halkıyla iletişim kurmak için) cami çeşmesinden sularımızı doldurduktan sonra köyden ayrılıyoruz. Tekrar yukarı doğru tırmanmaya başlıyoruz.  Köyün dışını çıktıktan sonra su yolu da daha belirgin olarak bize rehberliğe başlıyor. Yaklaşık 1,5 saatlik yürüyüşten sonra İslamlar’ın ilk evlerine ulaşıyoruz. Buradaki insanlar da yine sevecenlikle karşılıyor bizi. Gözleme ve çay ikram etmek istiyorlar. Biz yola devam ediyoruz. Yol boyunca bize kazanlarda kaynatılan pekmez kokuları eşlik ediyor.

20 dakikalık yürüyüşle köyün içine ulaşıyoruz. Yukarı doğru devam edersek Bezirgan yaylasına doğru gidiyormuş yol. Aşağı devam edersek Akbel’e iniyor.

Rehber kitabımıza göre rota, Akbele-Akbelden-Patara antik kentine, sonra tekrar geriye Akbel ve buradan Bezirgan yaylasına doğru devam etmekte idi. Biz de usülü bozmayıp Akbele doğru inmeye başlıyoruz. Bir süre sonra yol köy evlerinin arasından dereye doğru iniyor. Derenin çevresi yine üzüm bahçeleri ve böğürtlen ile dolu. Yarım saat daha yürüyünce Akbelin için varıyoruz. Akbel-Kalkan-Fethiye yolu üzerinde ve Kalkana 15 dakika mesafede. Buradan her yöne taşıt bulunmakta. İster Antalya yönüne, ister Muğla yönüne gidebilirsiniz…